Yaygın bir liberal propaganda olarak ikinci dünya savaşında japonlara atom bombasının kaçınılmaz olarak atıldığı anlatılıyor. Bu anlatıya göre Tanrı-imparatorlarına ölümüne tapan bir ulus olarak Japonlar çok vahşiydi ve onları durdurmanın tek çaresi atom bombasıydı. Japonlar ölümü hiçe sayan fedai eylemleri ve Çinde yaptıkları katliamlarla düşünüldüğünde biraz da bunu hak ediyorlardı.
Oysa gerçekler pekte öyle görünmüyor. Birincisi Japonya’da liberal düşüncelerin zayıflayıp ırkçılığın yükselmesinin nedeni yine Amerika ve batıydı. İkinci olarak atom bombası mecburi tek seçenek değildi. Bunları gözardı edip atom bombası gibi bir barbarlığı meşrulaştırmak ne akıl ne vicdan işidir. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Japonya’nın Batılı devletler tarafından uğradığı siyasi ve ırksal dışlanma ülkeyi liberal dünya düzeninden kopararak militarist ve ultra milliyetçi bir çizgiye itti. Japonya, I. Dünya Savaşı’nın kazananları arasında yer aldığı için 1919 Paris Barış Konferansı’na büyük umutlarla katıldı. Japon delegasyonu, yeni kurulacak olan Milletler Cemiyeti sözleşmesine “Irksal Eşitlik Maddesi” (Racial Equality Proposal) eklenmesini teklif etti. Bu madde, cemiyete üye ülkelerin vatandaşlarına ırk ve uyruk gözetmeksizin eşit muamele yapılmasını öngörüyordu. Yapılan oylamada çoğunluk (11-7) “evet” oyu vermesine rağmen, dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, mevcut dünya düzeninin sömürgeci karakterinin en önemli sembollerinden olan, tek taraflı veto yetkisini kullanarak kararı iptal etti. İngiltere ve Avustralya gibi sömürgeci güçler de kendi beyaz üstünlükçü politikalarını korumak için ABDnin yanında yer aldı. Konferansta ırkların eşitliğinin reddedilmesi Japon milliyetçiliğinin “Bakın biz sarı ırk olduğumuz için bizi dışlıyorlar” propagandasını artırdı.
Japon ırkçılığını pekiştiren diğer bazı uygulamalar şöyleydi: Kaliforniya’da çıkan toprak yasaları japonlara toprak satımını engelledi. Ardından Japon çocukların Afro-Amerikalılara(zenciler) yapıldığı gibi ayrı okullara gönderilmesi Japonya’da tepkiye neden oldu. Amerikan ırkçılığı bir “Yellow Peril” (Sarı Tehlike) söylemi yaydı. Buna göre Japonlar çalışkan, örgütlü ve bir gün Amerika’yı ele geçirebilirdi. Amerika’daki Japonların vatandaşlık hakları kısıtlanırken 1924’te Göçmenlik Yasası (Asyalıları Dışlama Yasası) kabul edildi. Böylelikle Japonların ABD’ye göçü kanunen yasaklandı. Amerika Japon göçünü yasaklasa da o tarihe kadar Japonya, 1907 tarihli bir centilmenlik anlaşmasıyla ABD’ye işçi göçünü zaten kendi rızasıyla sınırlandırmıştı. Bu yasalar Japon kamuoyunda ve gazetelerinde büyük tepki yarattı. Japonya’da büyük gösteriler düzenlendi.
Japon kamuoyunda oluşan aşağılanmışlık hissi Liberal cephenin zayıflamasına ve Milliyetçiliğin tırmanmasına neden oldu. Bir diğer olay ise Washington Deniz Antlaşması idi. Japonlar imparatorluk olarak Amerika ve batılı ülkelere denk bir ülke olarak kabul edilmek istenirken bu anlaşmayla diplomatik ve psikolojik açıdan büyük bir gurur kırıklığı yaşattı. ABD, İngiltere ve Japonya’nın büyük savaş gemisi (zırhlı) tonaj oranını 5:5:3 olarak belirledi.ABD ve İngiltere 500.000 tonluk hak elde ederken, Japonya 300.000 tonda sınırlandırıldı.Japon heyeti eşitlik (10:10:10 veya en azından 10:10:7) talep etmesine rağmen Batılı güçler bunu reddetti. Japon kamuoyu ve askeri kanadı, bu oranların teknik değil, ırksal bir önyargının sonucu olduğunu düşündü. Bu durum daha önce Paris Barış Konferansında reddedilen “Irksal Eşitlik” talebi sonrası yaşanan dışlanmışlık algısını perçinledi. Japonya’nın savunma ihtiyaçları yok sayıldı. Amerika, yıllardır İngilizlerle devam eden Anglo-Japon ittifakını bitirerek Japonları iyice yalnızlaştırdı. Böylelikle ılımlı Japon sivil hükümeti büyük bir darbe aldı ve Japon militarizmi yükselişe geçti.
Tüm bunların üzerine 1929 ekonomik buhranı tuz biber oldu. Batılı ülkeler kendi ekonomilerini korumak için gümrük duvarlarını yükselttiler ve sömürgelerini dış ticarete kapattılar. aponya, sanayisi için gerekli olan petrol, demir ve kauçuk gibi ham maddelerin neredeyse %80’ini dışarıdan (özellikle ABD’den) ithal eden ve ürettiği ipek gibi ürünleri Batı’ya satarak geçinen bir ülkeydi. Batı pazarları kapanınca Japon ekonomisi çöktü. Bunun sonucu olarak Japonya, hayatta kalabilmek için dışa bağımlılıktan kurtulması ve kendi ham madde kaynaklarını (Asya’yı) askeri güçle ele geçirmesi gerektiğine karar verdi. Bu durum 1931’de Mançurya’nın işgaline giden yolu açtı. 1929 buhranıyla kırsal kesimde büyük bir yoksulluk ve açlık baş gösterdi. Halk, sivil hükümetin kapitalist ve Batı yanlısı politikalarına olan inancını tamamen kaybetti.Ekonomik krizi çözemeyen liberal siyasetçiler gözden düştü. Ordu halkın gözünde tek kurtarıcı haline geldi. ABD güdümündeki Milletler cemiyeti Mançurya işgalini kınadı. Bu durum Japon militaristlerce “Batılı devletler sömürge yapınca meşru, biz yapınca suç oluyor” tepkisini oluşturdu. Batının -en yakın zamanda Gazze ve Ukrayna savaşlarındaki tavrında da şahit olduğumuz- tanıdık iki yüzlülüğüne tepki haklıydı. Çünkü o dönem İngilizler sömürge amacıyla dünyanın nerdeyse % 25’ini kontrol ediyordu. Amerika ise Filipinler, Porto Riko, Havai, Küba gibi birçok ülkeyi ve onlarca stratejik adayı işgali altında tutuyordu. Japonlar buna karşı “Siz tüm dünyayı, özellikle de Asya’yı sömürgeleştirirken bu ‘meşru’ ve medeni bir hak oluyor, ancak biz kendi güvenliğimiz ve ham madde ihtiyacımız için yanı başımızdaki Mançurya’ya girdiğimizde ‘suçlu’ ilan ediliyoruz.” dediler. Böylelikle Japonların 1900’lerden başlayan batıya açılma çabaları Batılılar tarafından ısrarla yok sayıldı, küçük düşürüldü ve görmezden gelindi. Bu durum Japonların kendi içlerine daha fazla kapanmalarına neden oldu.
Bu bağlamda yaşanan İkinci Dünya Savaşında atom bombası kullanmak zorunlu muydu peki? Atom bombası tek çözüm değildi. Birincisi, ABD’nin atom bombası atmada acleci davranmasının ve bugün “hızlı çözüm” diye sunulan durumun arkasında yatan asıl sebep Sovyetlerin Asya’da ilerlemesinin istenmemesiydi. Şubat 1945’te Yalta konferansında Stalin, Roosevelt ve Churcill’e Almanya teslim alındıktan üç ay sonra Japonya’ya saldırma sözünü zaten vermiş ve anlaşmışlardı. Yapılan üst düzey protokollerden 2.5 ay sonra Hitler intihar etmiş, bir hafta sonra Almanya teslimi kabul etmişti. Sovyetler ise tam söz verdiği gibi üç ay sonra saldırıya geçmişti. Fakat bu arada beklenmeyen bir şey olmuş ve ABD atom bombasını icat etmişti. Sırf Sovyetlerin ilerleyip menfaat elde etmesini istemeyen ABD ilk atom bombasını 6 Agustos’ta atmıştı. Sovyetler ise takvime sadık kalarak 8-9 Ağustos tarihinde Japonlara saldırıya geçmiş ve Mançurya’yı işgale başlamıştı. Buna rağmen ABD alçakça bir şekilde 9 Ağustos sabahı ikinci atom bombasını atmış ve bebek, çocuk, kadın demeden sadece bu bomba sebebiyle 60.000 insan bir anda katledilmiş, yıllar süren etkisi sebebiyle binlercesi daha ölmüştü. Kısacası ABD’nin savaşta Sovyetlerden önce davranma ve hızlı sonuç alma isteği atom bombasını atmasının en önemli gerekçesiydi.
Yine Japonlar imparatorun(tanrı) dokunulmazlığı konusunda çok hassastı. ABD bu talepten esneyip imparatorluk makamının korunacağını önceden garanti etseydi Japonya daha erken teslim olabilirdi. ABD monarşiyi katı bir şekilde tasfiye etmeyi dayatmıştı. Oysa savaşın bitmesini engelleyen en kritik düğüm imparatorun kutsal dokunulmazlığıydı. Japonlara göre İmparator yaşayan tanrıydı. Amerikalılar imparatoru radyodan konuşturup insan olduğunu Japonlara göstermelerine rağmen Japonları imparatorlık ve monarşi olmadan kontrol altına alamayacaklarını anlayınca kurumun devamına karar vermek zorunda kaldılar. Yani boşuna bir ısrardı savaş sırasındaki talepleri. Sonuç olarak atom bombası vahşetini Japonlar hak etti gibi bir tablo çizilse de iş gerçekte o kadar basit değildi. Japonlar kadar diğer sömürgeci güçler de hali hazırda on binlerce insanı katlediyor ve zulmediyordu kendi sömürgelerinde. Bugün sanıldığı gibi temiz bir liberal cephe yoktu. Atom bombası dışında zaten çöken Japonya, abluka altında tutulsa ve Sovyet müdahalesi beklense kaçınılmaz olarak teslim olacaktı. Nitekim özellikle Tokyo bombalamaları tarihe geçmişti. Bombardımanla Japonya ekonomisiyle yerle bir olmuştu. Sovyet saldırısı şok etkisi yaratmıştı. Durum böyleyken atom bombası gibi bir vahşeti savunmak akıl alır gibi değil.