İslam’da “Eş Dövme” Gerçekten Var mı? Makasıd Perspektifinden Bir Analiz(TERCÜME)

Bu metin, Dr. Gays Hani el-Kudat’ın (د. غيث هاني القضاة) İslam’da Kadının Dövülmesi konusunu makasıd perspektifinden ele aldığı makalesinin Türkçe çevirisidir.

Allah Teâlâ’nın, Kur’an-ı Kerim’de erkeğin nüşûzu meselesini, kadının nüşûzu meselesinin ele alınış biçiminden tamamen farklı bir şekilde niçin ele aldığını daima düşünmüşümdür; üstelik her iki meselenin geçtiği ayetler lafız ve bağlam bakımından ortaklık taşıdığı hâlde! Zira Kur’an-ı Kerim’de genel teamül, cezaların erkek ve kadın için eşit olması yönündedir. Hırsızlık ve zina durumunda olduğu gibi, bu cezalar iki tarafı da kapsayan bir üslupla, ayrım gözetilmeksizin zikredilmiştir. Buna karşılık kadının nüşûzunun ele alınışı, öğüt verme ile başlayıp sonra yatakta terk etme ve ardından darp etme şeklinde tedricî bir yol izlerken; erkeğin nüşûzundan söz edildiğinde Kur’an nassı, benzeri bir ceza ya da uygulamadan bahsetmeden yalnızca eşler arasında ıslah çağrısıyla yetinmiştir.

Bu durum beni ayrıca, “nüşûz” kelimesinin İslam öncesi Arap dilindeki delaletini, Arapların bu kelimeyi o bağlamda nasıl anladıklarını ve âlimlerin neden erkeğin nüşûzunu kadının nüşûzundan farklı biçimde yorumladıklarını sorgulamaya sevk etti. Yine Nisa Suresi’nin 34. ayetinin, nüşûza dair belki de müfessirlerin ve fakihlerin bu meseleyi ele alırken fark etmedikleri farklı bir anlama sahip olup olmadığını da merak ettim. İşte bu sorular, üzerinde çalışıp tahlil etmeye gayret ettiğim araştırma problemimin merkezini oluşturdu. Bu soruları, bu konuda derinleşmiş araştırmam kapsamında gündeme getirdim. Söz konusu araştırmam, 2023 yılında Ürdün’de Âl-i Beyt Üniversitesi Şeriat Fakültesi tarafından yayımlanan Ürdün İslami Araştırmalar Dergisinde hakemli olarak neşredilmiştir.

Karşılaştığım dikkat çekici çelişkilerden biri şuydu: Müfessirler ve fakihler arasında, nüşûza iki tamamen farklı anlam vermek konusunda neredeyse bir ittifak vardır. Kadının nüşûzu birkaç anlamda ele alınmıştır; bunların en önemlileri, kocasına karşı üstünlük taslaması, onun emrine karşı gelmesi ve evlilik yükümlülüklerini yerine getirmeyi reddetmesidir. Bu yorumların tamamı, evlilik otoritesine başkaldırı kategorisinde toplanmaktadır. Buna karşılık erkeğin nüşûzu ise başka anlamlar etrafında dönmüştür; en öne çıkanları, eşine karşı kibirli davranması veya ona sözle ya da fiille eziyet vermesi; dövme, sövme, terk etme ya da hatta duygusal olarak yüz çevirme ve onu küçümsemedir. Nitekim bazıları bunu, erkeğin hanımına: “Sen çirkin oldun yahut yaşlandın, ben ise genç ve güzel bir kadınla evlenmek istiyorum” demesiyle örneklendirmiştir. Bunlar, Râzî ve başkalarının tefsir kitaplarında zikrettiği örneklerdendir.

Dikkat çekici olan şudur ki, bütün fıkıh mezhepleri, görüş ayrılıklarına rağmen, kadının nüşûzunu gidermede ona vurmanın son çare olduğu konusunda birleşmektedir; ancak bunun şartları mezheplere göre değişmektedir. Hanefilere göre darp, şiddetli ve aşağılayıcı olmamalıdır. Malikilere göre korkutucu ve ürkütücü olmaması gerekir. Şafiiler ise nüşûzu, nafakanın, meskenin ve diğer hakların düşmesiyle ilişkilendirirler. Hanbelilere göre de kadının nüşûzu nafakasını düşürür; ayrıca ona ağır olmayan şekilde vurmayı ve bir çeşit eziyeti caiz görürler. Nüşûzun zahirde tek bir kavram gibi görünmesine rağmen, bu farklılıklar beni merkezi bir soru sormaya yöneltti: Neden kadının nüşûzu, dövmeye kadar varan tedricî bir karşılıkla yüzleşen bir isyan olarak değerlendirilirken; erkeğin nüşûzu yalnızca sulh gerektiren bir durum olarak anlaşılmış, benzeri bir aşamalı müdahale söz konusu edilmemiştir? Acaba bu farklılığın nas veya tarihsel bağlam bakımından bir gerekçesi var mıdır?

Sözünü ettiğim araştırmadaki temel hareket noktam şuydu: Kur’an-ı Kerim’de geçen kadının nüşûzu ile erkeğin nüşûzu kuşkusuz aynı anlamı ve aynı delaleti taşımaktadır. Ayrıca bunların, kanaatime göre müfessirlerin ve fakihlerin dikkat etmediği başka bir boyutu da vardır. Benim özellikle vurguladığım kadının nüşûzu tarifi, erkeğin nüşûzu anlamının aynısıdır. Bu da şu şekilde özetlenebilir: Erkek ya da kadın, karşı tarafta evlilik sadakatine aykırı birtakım başlangıç emarelerinin bulunduğuna, açık karineler üzerine kurulu ve kesinliğe yaklaşan bir şüpheyle kanaat getirir; yani diğer tarafın başka biriyle ilişkiye veya iletişime yöneldiğinden, bunun da kadını ya da erkeği haram olan zinaya götürebilecek bir yakınlığa dönüştüğünden şüphe eder. Bu durum ise evlilik ilişkisinin çökmesine ve ailenin tümüyle dağılmasına yol açabilecek bir tehdittir. Buna göre nüşûz, yaygın biçimde yorumlandığı gibi kibirlenme veya isyan anlamına gelmemektedir. Ben bu anlayışa birtakım gerekçelerden hareketle ulaştım; bunları aşağıdaki maddelerde özetledim ve kısaca arz edeceğim.

Eğer kadından kaynaklanan nüşûzun anlamının, onun üstünlük taslaması, yükselmesi, isyan etmesi, kocasıyla cinsel birlikteliği reddetmesi ve bunlara yakın diğer anlamlar olduğunu kabul edersek; yani kadın kocasından uzaklaşmayı ve onu reddetmeyi seçmişse, o zaman Allah Teâlâ erkeğe bu nüşûzu gidermek için niçin “onu yatakta terk etmesini” emretmektedir? Oysa başlangıçta erkeği terk eden odur! Kocasına karşı büyüklük taslayan, kendini ondan üstün gören odur! Önce onun döşeğinden uzak duran odur! Peki Allah, birinci derecede kendisini terk eden bir kadını, ikinci aşamada çözüm olarak kocasının da terk etmesini nasıl emreder? Bilakis bunun tam tersine, erkeğin onu terk etmesi zaten onun arzusu, hedefi ve ulaşmak istediği sonuçtur!

Buna ek olarak, Nisa Suresi’nin 34. ayeti, kadından sadır olabilecek ve onu günaha sürükleyebilecek bir fiilden erkeğin korkmasından söz etmektedir. Bu, erkeği durumu fark etmeye ve başka bir erkekle ilişkinin başlangıcına işaret eden herhangi bir davranışa erken aşamada sınır koymaya sevk eden içsel bir endişedir. Ayetin sonunda yer alan: “Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine bir yol aramayın” ifadesi de, kadının doğruya dönmesiyle birlikte zulüm ve cezayı sürdürmenin bırakılması gerektiğini teyit etmektedir. Çünkü kadın henüz fiilen fuhuş işlememiştir; sadece buna düşmesinden korkulmuştur. Buna göre buradaki itaat, zillet ve boyun eğme anlamındaki itaat değil; öğüde kulak verme ve yanlış yoldan geri dönme anlamındadır. Nitekim Kur’an’da itaat, birçok yerde kabul etme, dinleme ve hidayete yönelme anlamında gelmekte; aşağılanma ve zorla boyun eğme anlamında kullanılmamaktadır.

Peki, erkeğin nüşûzu neden Kur’an’da, Nisa Suresi’nin 128. ayetinde, kadının nüşûzunun ele alındığı biçimden farklı bir şekilde işlenmiştir? Ben şunu ortaya koydum: Kadın, kocasının nüşûzundan korktuğunda; yani kocasının başka bir kadınla ilişki kurmaya yönelik birtakım başlangıç işaretleri taşıdığından şüphelendiğinde, önünde iki ihtimal vardır. Birincisi, erkeğin niyetinin ikinci bir evlilik yapmak olmasıdır ki bu şer’an kendisi için mubahtır; kadın ise nikâhı altında bulunduğu sürece böyle bir imkâna sahip değildir. İkincisi ise, bu ilişkinin haram bir ilişki olması ve erkeğin bu yolla eşine ihanet etmiş bulunmasıdır. İşte bu sebeple kadının şüpheleri karşısında Kur’anî çözüm, önce sulhle başlar; ta ki kadın, zannının doğruluğunu araştırıp kocasının davranışının gerçekte ne olduğunu, bunun evlilik amacıyla mı yoksa başka bir saikle mi yapıldığını netleştirsin. Hemen arkasından çok eşlilik ayetinin gelmesi de bunu açıklayan bir husustur.

Ayetle ilgili en önemli gözlem, erkeğin nüşûzu kelimesinin “i‘râz” (yüz çevirme) ile birlikte zikredilmiş olmasıdır. Arapçada atıf, farklılığı gerektirir; dolayısıyla aynı bağlam içinde iki lafzı aynı anlama hamletmek doğru değildir. Buradan hareketle, bazı müfessirlerin bu iki kavramı birleştirmekte aşırıya kaçtıklarını düşünüyorum. Daha isabetli olan şudur: Erkek, başka bir kadınla evlenmek amacıyla eşine yüz çevirebilir; bu, zulüm içermediği sürece mubah bir durumdur. Fakat erkek, eşi sonuçlarından korktuğu ve maksadını çözmekte tereddüt ettiği haram bir ilişkiye başladığında nâşiz olur.

Kanaatimce darp meselesindeki asıl problem, başlangıçta onun salt lugavî delaletiyle ilgili değildir; daha derin bir özle bağlantılıdır. O da, nüşûz kavramının tefsiri, anlamı ve maksadıdır. Bu kavram, erkek ve kadına aynı şekilde uygulanan tek bir anlam olarak görülmelidir. Bana öyle geliyor ki bu mesele, yeterince ilgi, araştırma ve tahkik görmemiştir. Burada temel soru şudur: Güzel sözün, yönlendirmenin, Allah’ı hatırlatmanın, hatta yatakta terk etmenin bile çözemediği bir evlilik problemini darp çözebilir mi? Böylesine hassas ve tehlikeli bir mesele böyle bir yöntemle mi ele alınır? Bu soru, müfessirlerin darbı misvakla ya da hafif bir çubukla sınırlandıran görüşleri hatırlandığında daha da yakıcı hâle gelmektedir. Böylesine sembolik bir fiil, nasıl olur da bir davranışı değiştirebilir yahut ciddi bir sapmayı engelleyebilir? Hele ki fakihlerin kendileri bile onun cevazını, ortak paydası zarar vermemek olan son derece sıkı şartlarla kayıt altına almışken; bu, gerçekte onu fiziksel bir darp olmaktan çıkarmaktadır.

Buradan hareketle bu meseleye şeriatın maksatları açısından bakmak gerekir. Eğer darbın, zahirden anladığımız anlamıyla gerçekten darp olduğunu kabul edersek; bu yöntem modernlik öncesi toplumlarda, Hz. Peygamber’in bütün hadislerinde ve fiilî uygulamalarında bundan nehyetmiş olmasına rağmen, belki kabul edilebilir görülmüş olabilir. Ancak modern toplumlarda bu yöntem artık etkisini yitirmiş; maksadını gerçekleştirmeden çok büyük mefsedetlere yol açar hâle gelmiştir. Nitekim Dr. Mu‘tez el-Hatib, bu konuda yayımladığı ve “Nâşiz Eşin Dövülmesi: Fıkhî Bakış Ahlâkî mi, Yoksa Erkek Egemen mi?” başlığını taşıyan makalesinde belirttiği üzere, illet ortadan kalkınca hüküm de düşer. Allah, erkek ve kadın için evlilik ilişkisini sona erdirmek adına boşama ve hul‘ gibi meşru yollar koymuştur; ıslahı ve adaleti gerçekleştirmeyen vasıtalara başvurmaya gerek yoktur.

Fakat ben büyük ölçüde şu görüşe meylediyorum: Burada kastedilen darp, **“erkeğin, eşinin kendisine ihanet ettiğine dair kuşkusu ve korkusu tedavi edilinceye kadar kadını evde tutmak için otoritesini kullanması”**dır; gerçek anlamda vurma değildir. Bu anlayış, ayetin devamındaki “Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine bir yol aramayın” ifadesiyle de son derece uyumludur. Yine gördüm ki bu yorum, Kur’an’da “darp” kelimesinin anlamlarından biriyle de uyuşmaktadır. Nitekim bu kelime ve türevleri Kur’an’da on yedi ayrı anlamda kullanılmıştır; merhum Dr. Abdülhamid Ebu Süleyman da bu mesele üzerine yayımladığı araştırmasında bunu zikretmiştir. Ben, burada kastedilen darbın iki şey arasına engel ve ayırıcı koymak, bir tür tecrit ve bariyer oluşturmak anlamı olduğunu düşünüyorum. Bu da Hadid Suresi’ndeki şu ayetten alınmıştır: “Artık aralarına kapısı bulunan bir sur çekilmiştir; onun iç tarafında rahmet, dış tarafından ise azap vardır.” Sanki erkek evine bir kapı, bir engel koymaktadır. Bu, kanaatime göre, kendisine ihanet ettiğinden şüphe edilen eşin ıslahı için amaçlanan anlama tamamen uymaktadır; yani kadının, kocasının görüşüne uyup doğruya dönünceye kadar evden çıkmasının engellenmesidir. Ayrıca Dr. Câsir Avde’nin Maqāsıdu’ş-Şerîa bir İslam teşri felsefesi olarak adlı eserinde vurguladığı üzere, lafzın manaya delaletinde en büyük ağırlığın, metnin amacı ve gayesine verilmesi gerekir; bu, ilk anda zihne gelen harfî anlamdan çok daha önceliklidir. Darp için öne sürdüğüm bu anlam, insanın onurunu koruma, onu değerli kılma ve diğer mahlûklar arasındaki yerini yüceltme yönündeki şeriat maksatlarıyla da uyumludur.

Ayetlerin bağlamını okurken dikkat edilmesi gereken önemli bir husus da şudur: İslam’dan önceki Yahudi Arap kabilelerinin, kadının ihaneti korkusu meselesini nasıl ele aldıklarını da göz önünde bulundurmalıyız. Bu kabileler, nüşûzun anlam ve delaletini elbette biliyorlardı. Onların uygulamasına göre, Kitab-ı Mukaddes metinlerinde yer aldığı üzere, kadın büyük bir psikolojik eziyet ve işkenceye maruz bırakılarak itirafa zorlanırdı; ardından kadın, gittikleri bir kâhinin yanında “acı suyu” (lanet suyunu) içerdi. Bazı çağdaş araştırmacılar bunu bir tür zehir olarak isimlendirmiştir. Eğer kadın hayatta kalırsa iffetli kabul edilir, ölürse günah işlemiş sayılırdı. Bu husus, yazılı Tevrat’taki Sayılar Kitabı 5. bölümde, “erkeğin kıskançlık yasası” başlığı altında yer almaktadır. Bu bağlam, İslam’dan önce Arap kabilelerinin iffeti şüpheli görülen kadın (nâşiz kadın) meselesini nasıl ele aldıklarını anlamamız bakımından önemlidir. İslam teşriatı ise bu karmaşık meseleyi, kendisinden önceki düzenlemelere kıyasla daha ileri bir insani eğilim taşıyan farklı bir yöntemle çözmek üzere gelmiştir.

Bağlamdan uzak değildir ki bu ayetin, kadınların meselelerine özel önem veren Nisa Suresi içinde geldiğini hatırlayalım. Bu surede erkeklere, kadınlar hakkında vasiyette bulunmaları, onların işlerine özen göstermeleri yönünde büyük teşvik vardır. Yine bu surede kadının miras hakkı güçlü biçimde vurgulanmış, onun ayrıntıları açıklanmış; kadının erkekten yaratıldığı, dolayısıyla onun bir parçası olduğu ve erkeğin de onun bir parçası olduğu beyan edilmiştir. Surenin başında ayrıca Allah’tan sakınmaya dair tavsiye, kadınlara mehirlerinin verilmesi ve onlara zulmedilmemesi hususunda büyük bir vurgu vardır. Bütün bu büyük ilahî yönlendirme ile, bir anlaşmazlık veya bir şüphe hâlinde kadınların bedenen dövülmesine çağrı arasında nasıl bir uyum kurulabilir? Eğer bu hüküm mutlak anlamıyla alınırsa, iyi kimse de, kötü kimse de, sorumsuz ve düşük mürüvvet sahibi erkek de, kendi anlayışına göre, istediği usulle, istediği miktarda ve istediği zaman bu yetkiyi kullanma salahiyetine sahip olacaktır!

İşte bu noktadan hareketle, kadının nüşûzu ve ona darp uygulanması konusunun, İslam fıkhı araştırmacılarının, vahiy ve teşriin maksatlarıyla ilgilenenlerin, psikoloji, sosyoloji ve insan davranışı alanında çalışan uzmanların katıldığı uzmanlaşmış araştırma halkalarına ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Amaç, terimi hassas biçimde yeniden tanımlamak ve ona farklı açılardan bakmaktır. Bunun için makāsıdî yönteme dayanmanın yanında, fıkıh ve usul kaideleri yöntemlerinden de yararlanılmalıdır. Böylece kadının nüşûzu ile erkeğin nüşûzunun kavramı, tanımı ve delaleti yeniden gözden geçirilebilir. Aynı şekilde, bazı kimselerin kendilerine, çoğu Arap ve İslam ülkesindeki şahsi hâl kanunlarında yorumlandığı şekliyle, nâşiz olduğunu düşündüğü eşini dövme hakkı tanımasını da açık biçimde incelemek gerekir. Zira bu kanunlar genellikle nâşiz kadını, “şer‘î bir mazereti olmaksızın evlilik konutunu terk eden veya kocasının nakil talebinden önce onun kendi evine girmesini engelleyen kadın” diye tanımlamaktadır. Oysa kanaatime göre bu tanım, sözünü ettiğim araştırmam ışığında yeniden ele alınmaya muhtaçtır.

Son olarak şunu söyleyeyim: Darp, insani olmayan bir yöntemdir ve onunla insan davranışı düzeltilemez, hele hele eşler arasında sevgi ve merhamet üzerine kurulu bir ilişkide bu hiç düşünülemez. Nitekim modern psikoloji ve sosyoloji ekolleri de, küçük olsun büyük olsun herhangi bir bireyin davranışını değiştirmede darp yönteminin faydasız olduğunu vurgulamaktadır. Dahası bu yöntem, insan onuruyla, şeriatın maksatlarıyla ve vahyin insanı yüceltme hedefiyle çelişmektedir. Allah, eşinin ihanetinden şüphe ettiği için ayrılmak isteyen erkek ya da kadın için, dediğim gibi, ıslah mümkün olmadığında başvurulabilecek başka yollar koymuştur.

Bu çalışma, aslı Maqasid.org’da yayımlanan makaleden tercüme edilmiştir.

 

0 Paylaşımlar
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x