Eşref Ziya Terzi, Türkiye’de İslamcı müzik kültürünün öncülerindendir. Yaptığı İslami ezgiler ilk çıktığı 1990’lardan günümüze halen dinlenir. Bugünlerde izlediğim The İmam 2 filmini değerlendirecektim ki yazıyı İslami ezgi geçmişimize girmeden yazmamın mümkün olmayacağını fark edince başlığı değiştirmek zorunda kaldım. Filmine geçmeden önce Eşref Ziya’dan ve ezgilerinden biraz bahsedelim.
Biz 1990 sonrası doğumlular çocukluk çağımızda İslami ezgileri dinleyerek büyüme şansını yakalamıştık. 1990’larda gelişen müzik çalışmaları doğrultusunda İslami kitlelere Ömer Karaoğlu, Eşref Ziya Terzi, Aykut Kuşkaya, Hasan Sağındık, Grup Genç, Adil Avaz, Taner Yüncüoğlu, Abdulbaki Kömür, Mustafa Demirci, Grup Mavera, Kardeşlik Çağrısı ve daha birçok grup ve sanatçılar damga vurmuştu. 1990’larda Bosna savaşı başlamış, ardından Srebrenitsa katliamı yaşanmıştı. Filistin’de başlayan birinci intifada halen devam ediyordu. Ülke içinde Başörtüsü yasaklarına karşı büyük bir aktivizm hakimdi. Erbakan hoca Refah partisiyle yükselişe geçmiş ve 94 yerel seçimlerinde büyük şehirleri almıştı. 1980 darbesi sonrasında özellikle 1985-1995 arasında müthiş düzeyde yükselen İslamcı hareket yahut İslami uyanış hareketi kitlelerde İslami kimlik bilincini yayıyor, kimlik tartışmaları dindar mahallenin başlıca iç tartışmalarından biri olmaya devam ediyordu. Türkiye’de İslamcılık genelde çok kitleselleşemese bile muhafazakarları da arkasına alıp yönlendirme gücüne sahipti. Bu sebeple beyin kadrolarında İslamcılığın ağır bastığı ve tüm dindar, muhafazakar kitleleri ardından sürükleyen bir süreç yaşanıyordu. Ümmet bilinci, başörtüsü direnişi, kemalist sistem eleştirisi ve siyasi mücadele doğrultusunda şekillenen yardım çalışmaları, gençlik organizasyonları ve muhalif olmanın verdiği coşkun ruh hali ve dinamizm dindar kitlelere hakimdi.
Böylesi bir bağlamda Eşref Ziya Terzi “Ağlama Karanfil” isimli ilk albümünü çıkarmıştı. Başörtüsü yasağı sebebiyle ikna odalarına alınan, okuldan ve yurtlardan atılan kızlara teselli amacıyla Ağlama Karanfil çağrısı yapan bu ilk albüm dava ve duygu yoğunlukluydu. Ezgileri Refah Partisinin seçim mitinglerinde de çalınan Eşref Ziya, sonraki yıllarda özellikle Şehadet Uykusu ve Bir Güneş Doğuyor albümleriyle hafızalarda derin izler bırakmıştı. 2000’lere kadar Eşref Ziya ve diğer sanatçılar muhalif ve mağdur olmanın verdiği direniş ruhu, öfke ve mücadele azmiyle dolu ezgiler yapıyorlarken sonrasında “dava ruhundaki” kitlesel heyecanın düşmesine bağlı olarak müziklerin havası da değişmeye başlamıştı. Nitekim iki bin sonrası Eşref Ziya’nın müziklerinde daha bir iç dünyaya hitap eden, aşk ve maneviyat ağırlıklı ezgiler öne çıkmaya başlamıştı. Mesela bu dönemde ortaya çıkan Mustafa Cihat’ın ezgilerine bakarsanız on yıl önceki ezgilerle muhteva açısından aradaki farkı bariz şekilde göreceksinizdir. İslamcı ezgiler üzerinde yapılacak bir çalışmayla İslamcı hareketin seyrine dair bence çok güzel bir izlek oluşturulabilir aslında. Neyse.
Çocukluğumuz bu heyecanlı ezgi kasetlerini dinleyerek, ümmet ve direniş ruhuyla yoğrularak geçti. Şekillenmemizde İslami ezgilerin etkisi çok oluyordu. Eşref Ziya’nın beni etkileyen en hoşuma giden ezgilerinden bazıları şunlardı: Ağlama Karanfil, Kalksam ve Dirilsem, Metin Yüksel, Bir Güneş Doğuyor, Gür Seda, Bağdat, Mücahit, Şehadet Uykusu, Bir Garip Sevda, Hüzün Türküsü, Ayasofya, Bir Avuç Dolar İçin, Yavrum, Dayan Mücahidim, Kula Kul Olmayız, Bir Gün, Gel Arkadaş, Yollar Senindir, Geleceğiz, Kurşun Gazeli, Karanlık, Bir Yetim Ağlar…. Saymaya devam edersem sanırım tüm müziklerini yazacağım… Hala bile bazen dinlerim bu ezgileri. Tabi maalesef bu müziklerin ihtiva ettiği değerler ve iddialar, sahiplerinin yozlaşması nedeniyle günümüzde etkisini yitirdiği için ister istemez nostaljik amaçla dinliyor olarak buluyorum kendimi.
Kimlik oluşumu fikir ve hamaset temelinde gerçekleşir. Biri diğerinden belli ölçülerde farklılaşabilir. Sadece hamaset ağır basarsa bu çok tehlikelidir. Ancak yine de belli ölçülerde hamaset ve heyecan gereklidir. Bizim İslami kimliğimizi şekillendirmede, İslamcı ve ümmetçi bir hayat görüşü inşa etmede bu ezgiler oldukça etkili olmuştu. Bu yönüyle Eşref Ziya birçok insan gibi benimde hayatımda iz bırakmıştı. Hatırlarım bir ara Eşref Ziya Elazığ’a gelmişti. Büyük meydanda Filistin için konser vermiş ve kadınlar kollarından çıkardığı altınları oracıkta bağışlamışlardı. Bunlara şahit olmak bize İslami bir bilinç ve duyarlılık katıyordu.
Filme geçelim. Filmle alakalı değerlendirmemi detaylıca yazmayı düşünürken Eşref Ziya’nın müzik sanatçısı kimliğiyle yaptığı çalışmalara da girince yazıyı uzattım. O sebeple film değerlendirmesini kısa geçeceğim. 2005’te bir baktık Eşref Ziya abimiz “The İmam” isminde bir film çıkarmış. Film islami bir geçmişe sahip olmasına rağmen bu geçmişini gizleyen, aşağılık kompleksine sahip bir adamın hikayesini anlatıyordu. Emrullah olan adını Emre olarak değiştiren kahramanımız artık seküler bir yaşam tarzına sahipti. İmam olmayı ölü yıkayıcılıkla eşitleyip İmam Hatipli kimliğinden utanan Emrullah, yazılım mühendisi olmuş, kurduğu şirketle iyi yerlere gelmişti. Bir gün ansızın geçmişinden bir arkadaşı çıkıp gelir. Bir köyde İmamlık yapan arkadaşı ölmek üzere olduğunu, tedavi sürecinde kendisi yerine köye imamlık için gelmesini ister. Motosikletine atlayıp giden Emre’nin başından geçen ilginç olaylar aktarılır. Uzun saçlı, motosikletli haliyle halkın zihnindeki imam profiline uymayan Emrullah hoca, gelenek ve modernlik çatışmasını ilk filmde gayet güzel işliyor. 2005 gibi siyasi iktidar açısından erken bir dönemde dindarların yaşadığı içsel krizler, kentleşme ve modernleşmeyle iç içe bir biçimde filmde yansıtılır.
Aradan nerdeyse yirmi yıl geçmişken Yeniden Başlamak (The İmam 2) adıyla bir devam filmi daha çekti Eşref Ziya. Filmi bugün izledim. Film senaryo açısından eleştirilecek birçok yöne sahip. Senaryo çok yavaş akıyor ve çok klasik muhtevalar taşıyor. Filmde İstanbul’a dönen Emrullah hoca şirketinin başına geçer ancak bir trafik kazası geçirir. Kazadan sonra uzun süre komaya girer. Koma sürecinde gördüğü rüya üzerinden kendini arayan ve bulmaya çalışan bir içsel mücadele verir kahramanımız. Film insanın iç dünyasına yolculuğu ve kimlik arayışını çokta akıcı olmayan bir senaryoyla veriyor. Taciz, gasp gibi suçların cezasız kalması üzerinden izleyiciye sosyal mesajlar da veriyor.
Filmin çarpıcı yanlarından birisi de muhafazakar aile çocuklarının aileleriyle yaşadığı çelişki ve çatışmalara yer vermesi. Bu yönüyle aslında birinci filmdeki kimliksel kompleks, modernleşmeyle uzlaşma veya çatışma doğrultusunda ele alınan konular farklı bir biçimde devam filminde de sürdürülüyor. Filmdeki Sedat karakteri muhafazakar bir ailede yetişmiş ve yine İmam Hatip okurken babasıyla yaşadığı kavgalar sonucunda okulu bırakan bir karakterdir. Bunda babasının sevgi, şefkat ve merhamet gibi değerlerden yoksun olması, işçinin hakkını vermeyen paragöz ve çıkarcı bir tip olması oldukça etkili olmuştur. Babanın dışarıya dindar görünürken içeride böylesi ahlaksız ve katı bir tutuma sahip olması oğlunda dinde soğuma yaratmıştır. Sedat babası yüzünden namazını bıraktığı için suçluluk duymakta, Kadir abisi(Eşref Ziyanın oynadığı karakter) olmazsa ateizme kaymak üzeredir.
Film bu noktada son yirmi yılda muhafazakar ailelerde yaşanan ahlaki dejenerasyona, içi boşalmış dindarlık ve maneviyat görüntülerine, artan dünyevileşme karşısında ahlakın geri plana itilmesine dikkatleri çekiyor. Senaryo bu noktada genişletilse ve birinci filmdeki düzeyde bu çatışmalar sunulsa sanırım daha iyi olacaktı. Filmin senaryosunu yazan Eşref Ziya’nın da 2000 öncesi heyecan ve ruhun günümüzde artık olmayışından, gelişen dünyevi imkanlara karşın tasavvufi bir irfandan uzaklaşılmasından muzdarip olduğu anlaşılıyor. İslamcılar tasavvufu bidat ve hurafeler yönüyle taa Mehmed Akiflerden başlayarak iki binlere kadar haklı olarak eleştirdiler. Ancak Ak Partiyle kazanılan maddi imkan, statü ve konforla yaşadıkları içsel çürüme ve yozlaşma gösterdi ki eleştirdikleri tasavvufun yerine tecdid edilmiş yeni bir irfani anlayış koyamadılar. Üstüne zaman içinde yaşadıkları sağcılaşma onlarda İslamcılığın ateşlediği anti kemalist, sisteme alternatif sunmaya çalışan, devrimci ruhu dönüştürdü. Gelinen noktada neo ittihatçı bir siyasal ideoloji inşa ettiler. Kısaca ahlaki, ekonomik, sosyal ve siyasi değişimler yaşandı. Bunları etraflıca ele almak bu yazıyı amacından saptıracaktır. Ancak bu değişimlerin yaşattığı ahlaki çöküş, içsel çelişkiler ve yozlaşma her iki filmin de baskın teması olmuş.
İlk film kesinlikle ikinci filmden kat be kat daha iyi olmuş diyebilirim. İlk film temelde dindar mahallenin sorunlarını ve tartışmalarını içeriyordu. İkinci film mahallecilikten daha bir kurtulmuş hem mahallenin hem tüm Türkiye’nin sorunlarına temas etmeye çalışmış. Bu yönüyle ikinci filmin olumlu yönde önemli bir farkı olduğunu belirtmeliyim. Somutlaştırırsam, bir dindarın içsel manevi yolculuğu sadece dindarları ilgilendirirken çocuk tacizi, adam yaralama, uyuşturucu gibi birden çok sabıkaya sahip psikopatların mahkemeden ciddi bir ceza almadan hemen serbest bırakılması hem dindarların hem bütün ülkenin çok önemli bir sorunudur. Dindarlara özgü problemlere sinemada hiç değinilmemesi açısından, senaryonun bizim açımızdan belli bir orjinalliğe sahip olduğunu söyleyebilirim. Ancak mahallecilikten kurtulma, ötekiyle daha doğrusu tüm Türkiye’nin sorunları ile ilişki kurma açısından senaryolarının ağırlık noktasını ölçülü biçimde dağıtması, eğer yeni filmler çekmeye niyeti varsa Eşref Ziya’nın sonraki filmleri açısından daha iyi olacaktır.