Ehli Sünnete veya Sünniliğe Eleştirel Bakmak

Ehli Sünnet geleneğinden biri olarak ehli sünnetin sahabe anlayışına dair kabataslak eleştiriler içermektedir bu yazı. Ehli Sünnet ve şiiler arasındaki sahabe ihtilafları yüzlerce yıldan beridir devam ediyor. İran-İsrail savaşının yaşandığı şu günlerde mezhepçilik adına İran’a düşmanlık ediliyor. Oysa bunun ne yeri ne zamanıdır. Bununla beraber İran’ın Suriye’deki zulümlerini bir kenarda tutmak kaydıyla İsrail gibi hem bölgemiz hem dünya için büyük kötülük olan bir devlete karşı İran’ı tutarken, İran’ın mezhebi farklılığını öne çıkarmak ancak İsrail’e yarayacaktır.

Son günlerde yaşanan savaş dolayısıyla ehli sünnetin sahabe hakkındaki yaklaşımlarına değinmekte yarar var. Öncelikle şunu belirtmeliyim, başta gençler olmak üzere çoğu sünnicilik yapan insan sahabeler arasındaki ihtilaflardan habersizler. Öyleki Muaviye ve Yezid övgüsü sıkça rastlanır bir durum oldu sosyal medyada. Böylesi biriyle tartıştığımda sahabeler arasındaki ihtilaf ve çatışmalara dair hiçbir bilgisi olmadığını farkettim. Ancak sünni alimler arasında da benzeri bir durum var. Sünnicilik yapan alimler ya çok detaylı vakıf değiller sahabiler arasındaki ihtilaflara yahut çarpık bir tevakkuf anlayışına sahipler. Tevakkuf bilindiği gibi ihtilaflı meselelerde karar vermeyip bir yargıya varma işini askıya almak demektir. Ancak normalde bu olaylar hakkında yetersiz bilgi sahibiysek yapılan bir yöntemdir. Fakat 1400 yıl sonra bugün bütün İslam tarihi kaynakları elimizde ve dijitaldedir. Elimizde tarihte neler olduğuna dair çok fazla veri içeren tarih kitapları mevcuttur ve en önemlisi bugün hepsi bir araya gelmiş ve kolayca ulaşılmaktadır. Böylesi bir durumda tevakkuf yapmak tutarsızlıktır.

Sünni ulemanın sahabeler konusunda susmalarının bir diğer sebebi ise Şiilik karşısındaki tepkisel ve korumacı refleksleridir. Şiilik Gadir Hum vakasında bulunupta Hz Ali’ye değil de Hz. Ebubekir’e biat eden sahabinin çoğunluğunu tekfir etmektedir. Şii imamet mitolojisi lanetleme, ağıt ve anma törenleri etrafında sahabiler hakkında oluşturulan külliyata dayandırılmaktadır. Fakat şiiliğin sahabe karşısındaki aşırı tavrı bizim bugün artık sahabe konusunda tevakkuf etmemizi, yanlışları görmezden gelmemizi gerektirmemektedir. Bilakis artık bu tarihi kavgaların çözümüne katkı olacak şekilde kendi geleneğimizi de özeleştiriden geçirerek daha mutedil ve adil bir anlayış geliştirmek sanıldığının aksine şii fikriyata karşı da yapılabilecek en iyi savunma olacaktır. Çünkü şiiler genellikle sünni kaynaklar üzerinden sahabi eleştirilerini yapabilmektedirler. Sünniler ise aşırılığı engelleme kaygısıyla bu eleştirilere karşı tüm sahabileri körü körüne savunmakta ve bir başka aşırı uca kayma tehlikesine girmekteler.

Sahabelere getirilen dokunulmazlık zırhı yöneticilerin hatalarının ulul emr diye gözardı edilmesi geleneğini başlatmıştır. Bu sebeple sünni dünya yüzlerce yıl boyunca zalim sultanlarla idare edilebilmiştir. Sivil muhalefet ya da ulemanın öncülük ettiği muhalefet genelde yetersiz kalmıştır. Bugün bile devlete veya iktidara koşulsuz itaat gösteren yığınların bu tavrında tarihteki önemli halife ve yöneticilerin hatalarının dini sebeplerle görünmez kılınması da etkili olmaktadır. Bu zihniyet sebebiyle siyaset sivil değil dini bir mesele olarak görülmüştür. Bu da yöneticilerin hatalarına dinden kılıf bulmayı beraberinde getirmiştir.

İslam tarihinde halifelerin seçimiyle alakalı başlayan kırılma ve iç çatışmalara bugün sünni kaynaklardan da bakınca hiçte savunulamayacak bazı meseleler görüyoruz ki bunlar sünniliğin şiiliğe inat savunma pozisyonunda kaldığı kişi ve olaylarla ilgilidir. Bunlardan ilki Hz Osman’dır. Hz Osman’ın ikinci altı yılı sünni kaynaklarda da olumsuz birçok olayla anılmıştır. Hz. Osman bazı akrabalarına yönetim ve bürokraside atamalar yapmıştır. Bazı akraba ve zenginlere verdiği yüklü miktardaki paraların şahsi parasından olduğu mu hazineden mi olduğu sünni kaynaklarda da tartışmalıdır. Daha önemlisi Hz. Osman’a eleştirel bakışımız ona hakaret olmayacağı gibi Hz. Ali, Ammar, Talha, Ebuzer gibi sahabilerin kendisine getirdiği eleştirilerle aynıdır. Şayet Hz. Osman’a kendisi hayattayken yapılan eleştirileri yapmak sahabi ve din düşmanlığı oluyorsa onu eleştiren sahabe arkadaşları da mı din düşmanlığı yapmaktadır? Hz. Osman’ın yanlışlarına dair savunmacı bazı açıklamalar da mevcut. Ancak kesin olan şey Hz. Osman halifeliğinin ikinci yarısında yanlış ve tartışmalı icraatler yapmıştır. Bunu dile getirmek Hz Osman’ın şahsi yaşantısının dindarlık ve takva düzeyini değil onun siyaset ve yönetim tasarrufları açısından elestirilmesi anlamına gelmektedir. Eleştirilere konu olan mevzular nihayetinde Hz Osman’ın katliyle sonuçlanmıştır.

Hz. Ali döneminde Hz. Ayşe ile yaşanan savaş ve Muaviye’nin baş kaldırması sebebiyle siyasi çatışmalar devam etmiştir. Hz. Ali ve Hz Ayşe meselesinde iki tarafta çeşitli hatalara sahip olsalar da bunlar sünni gelenek tarafından fitne karşısında tarafsız kalmak söylemiyle görünmez kılınmıştır. Yazıyı çok uzatmamak için detaylara girmiyorum.

Muaviye döneminde en büyük kırılma yaşanmıştır. Sünnilerin de genel kabulüyle Muaviye ile birlikte raşidi hilafet yok olmuştur. Muaviye kötü bir gelenek olan krallık geleneğini başlatarak ilk büyük yanlışını yapmıştır. Muaviye ölmeden önce Hz Hüseyin, Abdullah bin Zübeyr, Abdullah bin Ömer gibi sahabi çocuklarının olduğu bir ortamda tehditlerde bulunmuş ve zorla biat almıştır. Yine valileri aracılığıyla bu işlemi devam ettirmiştir. İbni Kesir, Taberi ve Belazuri gibi birçok sünni muteber kaynakta bu olaylar anlatılmaktadır. Muaviye’nin baş aktörü olduğu Hakem olayında Hz Ali ve taraftarlarının düpedüz kandırılması bugün sünni gelenek içerisinde sesli olarak kolay kolay dile getirilemez. Hz. Ali’yi sünniler haklı görse de ilginç biçimde Muaviye’ye eleştiri getirmekten çekinirler. Oysa Amr bin As ve Ebu Musa el Eşari’nin görüşmesinde Sünni kaynaklara göre Hz Ali ve Muaviye’yi görevden almayı kararlaştırırlar. Hz. Ali’nin temsilcisi bunu hutbede herkese duyurur. Bu kısmı İbni Esir’den okuyalım:
“Bu kararı cemaate açıklamak üzere Ebû Musa minbere çıktı ve Allah’a hamd ve senadan sonra “Ey nas! Biz ümmetin durumunu düşünüp bir formül bulmakta epey zorlandık. Hem benim, hem de Amr’ın görüşü şudur: Hz. Ali ve Muâviye’yi hilâfetten uzaklaştırmak ve ümmetin kendisinin istediği birisini hafife tayin etmelerini sağlamak gerekir. Bundan dolayı ben, Hz. Ali ve Muâviyeyi hilâfet görevinden alıyorum” dedi. Sıra Amr’a gelince O da minbere çıktı ve şöyle konuştu; “Şüphesiz Ebû Musa’nın söylediklerini duydunuz. O Ali’yi görevden almıştır. Ben de onun yerine Muâviye’yi halife tayin ettim” deyince herkes şaşkınlıktan ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. Bu karara Ebû Musa derhal itiraz ederek ” Sana ne oluyor ki anlaşmaya ihanet ediyorsun, sen facir oldun. Allah seni başarıya ulaştırmasın” diyerek orayı terketti.”

Görüldüğü gibi sünni kaynaklar Muaviye ve temsilcisi sahabi Amr bin As’ın hile yaptığını aktarmaktadırlar. Ancak bunun hile olduğunu söylemeyi bile sahabeye hakaretten sayma aşırılığına düşmektedirler. Sıffin savaşında Hzç Ali tarafında savaşan sahabeden Ammar bin Yasir Muaviye taraftarlarınca öldürülecekti. Sünniliğin en önemli çıkmazlarından birisi sünni hadis kaynaklarında sahih kabul edilen bir riaveyete göre Peygamber a.s. Ammar hakkında “Ammar’ı bağiy (azgın/isyancı) bir topluluk öldürecektir.” demiştir. Bu hadisi hem sahih kabul edip hem de Muaviye’yi eleştirmemek nasıl mümkün olabilir? Bu hadise göre sırf, Muaviye’nin azgın bir isyancı olarak nitelendirildiğini görüyoruz. Bağiylik suçu da İslam hukukundaki en önemli günahlardan birisidir. İlginç olan böylesi açık günah(fısk) kategorisine giren bir raviden Buhari gibi titiz hadisçiler hadis rivayet etmezken, suçu işleyen sahabi olunca kriterleri bir kenara bırakarak Muaviye’den hadis rivayet etmişlerdir.

Hakem olayından sonra Hz Ali ve Muaviye arasındaki rekabet devam edecek, Hz. Ali’nin ölümünden sonra Muaviye halifeliği ele geçirecekti. Klasik sünni kaynaklara göre Muaviye halifeliği hile ve savaş yoluyla ele geçirmekle kalmamış kendisinden sonra 60 yıl devam edecek çirkin bir emevi geleneği başlatarak hutbelerde Hz. Ali’ye hakaret ettirecektir. Nitekim Müslim’de geçen bir rivayette Muaviye Sad Bin Ebi Vakkas’a Hz Ali’ye hakaret ettirmeye çalışmaktadır. İflas olmaz bir Hz. Ali taraftarı olan sahabiden Hicr bin Adiy ve arkadaşları hutbeler sırasında sürekli bu durumu protesto edince bizzat Muaviye’nin emriyle öldürüleceklerdir. Bazı sünniler Muaviye’nin bizzat Hz. Ali’ye sövdürmediği valilerinin ondan habersiz veya onun dışında yaptığını iddia ederler. Oysa bu durum Muaviye gibi merkezi otoriteyi ve kurumlaşmayı tesis eden bir halifenin izni olmadan mümkün olmayacak bişiydir. Muaviye döneminde ilginç bir olayda bize Muaviye’nin politikası hakkında fikir vermektedir. Muaviye, Hz Ali taraftarlarında Mısırı alır ve Amr bin As’ı oraya vali atar. Önceki vali Hz. Ebubekir’in oğlu Muhammed’i Amr bin As’ın komutanı yakalar, öldürür. Cesedini ölmüş bir eşeğin karnına koyup yakarlar. Bu olydan sonra Hz. Ayşe bir daha kızartılmış et yiyemez. Bir umre zamanı bu konudaki öfkesini Muaviye’ye dile getiren Hz Ayşe’ye Muaviye’nin cevabı kendisinin bu olaydan haberi olmadığıdır. Bu gibi savunmalar şu gerçeği değiştirmemektedir: Muaviye iktidarını zulüm, cinayet, savaş ve hile üzerine kurmuştu.

Muaviye ölmeden Yezid’e zorla biat toplar. Öldükten sonra daha liyakat sahibi birçok aday varken Yezid halife seçilir. Yezid Hz. Hüseyin’i Kerbelada katlettirmesi ile ünlüdür. Şii inancı bu katliamın travmasını hala yaşatır ve imamet anlatısında çok merkezi bir yer verir. Hz. Muhammed’in torunu olan Hz Hüseyin’i öldürmek Yezid’in yaptığı tek büyük kötülük değildir. Yezid’e isyan eden Medine halkının üzerine ordu gönderen yezid şehri ele geçirince üç gün yağamalatır. Bu sırada sahabe çocuklarına yönelik birçok katliam ve tecavüz vakaları meydana gelir. Tarihe Harre olayı olarak geçen bu olay ne sünni gelenekte pek dillendirilir ne şimdi sosyal medyada Yezid savunuculuğu yapan ergenler tarafından bilinmez. Yine Mekke’yi kuşatan Yezid şehri mancınıklarla yıkar. Bu sırada Kabe hasar alır ve örtüsü yanar. İslam tarihindeki erken dönem travmalardan biride bu olaydır.Maalesef sünni gelenekte Yezid’in bizzat Hz Hüseyin’in öldürülmesi emri verip vermediği tartışmaya açılarak temize çıkarılmaya çalışılır. Oysa Yezid’in zulmü bununla sınırlı değildir. Sünnilik bu noktada eleştirel davranmaya pekte istekli değildir.

Sonuç itibariyle tarihi olabildiğince önyargı ve ideolojik giydirmelerden uzak okumak daha doğru bir anlayış ve güven veren bir ahlak sunar. Bu durum aslında sünniliğin anlatısını zayıflatmaz daha da güçlendirir. Ancak sünnilik kırılgan bir şekilde sahabelerin yanlışları eleştirilirse şiiliğin önünün açılacağı yahut eleştirinin ucu Hz Muhammed’e gideceği korkusuyla susmayı tercih eder. Apaçık yanlışlara bile dinsel bir mahiyet katarak konuşanları da susturmaya çalışır. Bu, şiiliğin sahabeye hakaret etmesi kadar büyük bir başka aşırılıktır oysa. Sünniliğin bu çarpık tavrında sahabi tanımı önemli rol oynamaktadır. Sahabiyi Peygamber’i gören herkesi kapsayacak şekilde genişletmek tüm sahabileri korumaya, yanlışlarını tevil etmeye ve onların beşeri yönlerini din kılıfıyla görünmez kılmaya götürmektedir. Oysa sünni gelenek içinden bu tanıma eleştiriler de gelmiştir. Sahabi kavramının yaygın tanımının artık gözden geçirilip İslam tarihinin bu gözle yeniden ele alınması gerekmektedir.

 

0 Paylaşımlar
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x