Evrim teorisi tıpkı Big Bang gibi doğrudan gözlenebilir bir süreç olmayıp makro açıdan dolaylı kanıtların bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan bir teoridir. Tabi mikro düzeyde evrim laboratuvar ortamında birçok deneyle kanıtlanmaktadir. Fakat ülkemizde gerek soğuk savaş döneminin siyasal koşulları gerek Evanjelist Hristiyanlığın evrim karşıtı bilim dışı görüşlerinin Türkiye’de bazı çevrelerce İslam’a giydirilerek özellikle yayılması toplumda evrime karşı bir tepki oluşturmuştur. Oysa Cumhuriyet devrinde bir çeşit İslami evanjelizm propagandası ve komünizmle mücadele bağlamında oluşturulan bu karşıtlık Osmanlı aydınları arasında sonraki düzeyde yoktu. Örneğin Ahmet Mithat, İsmail Hakkı gibi isimler teistik evrim fikrine yakın isimlerdi. Ülkemizde zamanla evrim ateizme koşullandı. Sanki ateizm evrimin kaçınılmaz bir sonucuymuş gibi Müslümanlar evrime karşı tavır aldılar. Oysa evrim bilimsel bir teori olarak Tanrının varlığı ve yokluğu hakkında hiçbir şey söylemiyordu.
Evrimin yorumlanma biçimi olarak ateistik yoruma karşın teistik yorumlamalar da mümkündü. Gerek Darwin’den önceki evrimci görüşler gerekse Darwinci evrimi savunanlar arasında daha ilk zamanlarda tanrıya inanan isimler mevcuttu. Mesela Darwin’le aynı zamanda doğal seçilim fikrini bulan Alfred Russel Wallace, yine Darwin’i çokça etkileyen ve aynı zamanda yakın arkadaşlarından olan Charles Lyell hem tanrıya hem evrime inanan isimlerdendi. Batıda evrime şiddetle karşı çıkışın sebebi onun Hristiyanlıktaki dünyanın yaşıyla, insanın yüceliğiyle alakalı bazı iddiaları çürütmesiyle alakalıydı. Oysa Kuran açısından böylesi tevile kapalı kesin bir sorun görünmemektedir. Bende evrimin Tanrının varlığıyla daha mantıklı bir bağlama oturacağını düşünenlerdenim. Fakat bu başka bir yazının konusu olsun. Burada evrime karşı şüpheler sebebiyle onun kanıtsal değerinin bilim tarihi açısından ele alacağım.
Bugün bilim dünyasının evanjelizm gibi ideolojik bakan çok marjinal bir azınlık dışında tamamı evrimi kabul etmektedirler. Bu bilim insanları arasında Fatimah Jackson gibi evrimsel biyoloji alanında tanınan Müslüman evrimciler de bulunmaktadır. Evrimin kabul görmesinde en önemli etken Darwin’in 1859’da yirmi yıllık çalışmaları sonucunda yazdığı Türlerin Kökeni kitabındaki doğal seçilime dayanan evrimciliğin gelişen bilim karşısında sürekli güçlenmesidir. Jeoloji, genetik, fizik, paleontoloji, biyoloji, Kimya vb. birçok farklı dalda yapılan her yeni keşif, her önemli bilimsel yasa evrimi açıklamada bize daha fazla yardımcı olmuştur. Darwin’den 1960’lara gelinene kadar yapılan birçok yeni keşifle evrimsel mekanizma tamamen açıklanmıştır. Bunlardan birkaçına örnek vererek meseleyi daha iyi açıklamaya çalışayım.
Türlerin özelliklerinin nasıl aktarıldığı konusu evrimin ilk en önemli çıkmazlarındandı. Doğal seçilimde seçilen özelliklerin nasıl aktarıldığına dair Darwin pangenez denilen bir teori ortaya atmıştı. Dönemin hakim karışım kalıtımı teorilerinin hepsinde olduğu gibi bu da kalıtımın nasıl aktarıldığını açıklamakta yetersizdi. Ta ki Mendel’in keşifleri ortaya çıkana kadar. Mendel ünlü bezelye deneyleriyle kalıtımın nasıl aktarıldığını açıklamış ve 1900’de yapılan birbirinden bağımsız başka deneylerle Mendelin keşfi kesin kabul görmüştü. Böylelikle Türlerin seçilen özelliklerinin sonraki nesilde fenotip olmasa bile çekinik olarak aktarıldığı anlaşılmış. Bu da birbirinden farklı birçok özelliğin potansiyel olarak nasıl korunarak aktarıldığını ortaya koymuştu.
Ardından kalıtımın maddesi araştırılmış. Thomas Morgan kalıtım maddesinin kromozomlarda olduğunu keşfetmişti. 1944’e gelindiğinde DNA’nın kalıtımın taşıyıcı maddesi olduğu, 1953’te DNA yapısının çift sarmallı bazal yapıda olduğu anlaşılmıştı. Böylelikle canlı özelliklerinin DNA yoluyla kopyalanıp sonraki nesillere aktarıldığı anlaşıldı. Sarmal yapıyla DNA dizisindeki küçük değişimler olan mutasyonların yeni özellikler ortaya çıkardığının anlaşılması doğal seçilimin tam olarak nasıl gerçekleştiğini ortaya çıkarmış oldu.
Ortak ata fikri öncesinde Alman bir bilim adamı tarafından dil benzerliği üzerinden dil ağacı teorisi şeklinde ortaya atılmıştı. Yine Hutton ve Lyell’in yaptığı jeolojik çalışmalar kıta ve kaya yapısının dünyanın her yerinde aynı doğal süreçlerden geçtiğini gösteriyordu. Paleontoloji alanındaki çalışmalar ise topraktaki en alt katmana gidildikçe daha basit canlı türlerinin izlerine rastlıyordu. Tüm bunlar ortak ata fikrini desteklerken bilimsel çalışmalar geliştikçe bu fikir daha güçlü desteklerle karşılaştı. DNA’nın yapısı keşfedildikten sonra örneğin insan ve şempanze arasında yüzde 98, insan ve fare arasında yüzde 85, insan ve muz arasında yüzde 50 oranında genetik benzerlikler olduğu keşfedildi. Yeni keşifler evrimin temel iddiaları olan doğal seçilim, ortak ata gibi mekanizmaları çürüteceğine daha da güçlendiriyordu.
Darwin’in en önemli çıkmazlarından birisi de dünyanın yaşıydı. Evrimin çalışması için milyonlarca yıla yayılan oldukça yavaş değişimlere ihtiyaç vardı. Darwin döneminde Fizik’te otorite olan Lord Kelvin’in ısı üzerine yaptığı çalışmalarla dünyanın yaşının en fazla 20 ila 100 milyon yıl yaşında olduğu iddiası Darwin önünde en önemli engellerden biriydi. Kelvin’e göre dünya başlangıçta erimişti. Zamanla ısı kaybederek soğudu. Kelvin yaptığı deneylerle bu soğumanın ne kadar sürebileceği üzerinden en fazlia yüz milyon yıl aralığına ulaşmıştı. Ancak Darwin’in ölümünden on dört yıl sonra 1896’da radyoaktivite keşfedildi. Ardından Marie Curie, Ernest Rudherford gibi önemli fizikçilerin çalışmalarıyla radyoaktif elementlerin bozunurken ısı ürettiği anlaşıldı. Bu keşifle Kelvin’in yanıldığı ve dünyanın kendi içinde de ısı ürettiği anlaşıldı. Ardından radyoaktif tarihleme ile kayaların yaşı ölçülmeye başlandı ve dünyanın yaşının yaklaşık 4.5 milyar yıl olduğu anlaşıldı. Bu devasa süre Darwin’e günümüzdeki tür çeşitliliğini gerçekleştirmeye yetecek zaman dilimini vermişti. Bir kez daha yeni bir keşif Evrimi çürütmek şöyle dursun güçlendirmişti.
Zamanla Evrim teorisi doğal seçilim ve genetik üzerinden açıklanır hale geldi. Paleontolojinin gelişmesiyle bulunan geçiş fosilleri, Moleküler Biyoloji ile genom ve DNA hakkında yapılan çalışmalar, Matematik yardımıyla yapılan biyolojik istatistikler, Jeoloji, Fizik, Embriyoloji, Mikrobiyoloji gibi başka birçok bilim dallarında yaşanan gelişmeler birbirinden bağımsız olarak evrim teorisini desteklediler. Günümüzde bu sayede evrim teorisi tek bir kanıta dayanmıyor. Evrim teorisi artık birbirinden bağımsız bilim dallarının aynı sonucu göstermesine dayanıyor. Üstte verdiğim örneklerin benzerlerini diğer birçok bilim dalında bulabilirsiniz. Bilim tarihini bu açıdan taradığınız zaman Darwinci evrimin ilk ortaya atıldığı zamanlarda karşılaştığı ne güçlük varsa ilgili bilim dallarında yaşanan yeni gelişmelerle bu problemlerin içinden çıkılmaz hale gelmek şöyle dursun bir bir çözüldüğü görülecektir. Yapılan yeni keşifler evrim için sorun çıkartmanın aksine onu güçlü biçimde desteklemeye devam ediyor. Dolayısıyla bugün evrimin kanıtı açısından sadece fosiller ya da mutasyonlar üzerinden getirilen eleştiriler tek başına evrimi çürütememektedir. Bununla birlikte evrimin kanıtlanabilirliğini aksi yönde keşifler yapılmadıkça tartışmaya açmak ise anlamlı değil. Bu şekilde bir tavır gereksiz bir din bilim çatışmasını boş yere devam ettirecektir. Oysa buna gerek yok.