(4) Türk Üst Kimliğinin Tarih Kurgusu

Bir önceki yazıda Türklüğün aslında kader değil modern bir kurgu olduğunu anlatmıştım. Cumhuriyet devrimleri bu açıdan ümmetten bir ulus yaratma projesidir. Eski toplumlar ümmet-din bağı üzerinden organize edilirken, modern dönemde ilk kez toplumlar millet-etnisite üzerinden organize edilmişlerdir. Toplum böylelikle Türk üst kimliği üzerinden dizayn edilmiştir.

Türk üst kimliği devlet eliyle yaratılırken Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu işe koşulmuştur. Türk Dil Kurumu Türk dilini standardize ederken Türk Tarih Kurumu ise tarihi geriye doğru olarak Türk merkezli kurgulamıştır. Bu kurgulama esnasında Kürtler, müslüman ve gayri müslim azınlıklar dışlanmıştır. Türk üst kimliği dayatılırken kurulan baskı sadece copla ve yasayla değil aynı zamanda dil,tarih, söylem ve din üzerinden de kurulmaya çalışılmıştır. Bu yazının konusu tarihin modern Türk ulusu yaratmada ve diğer halkları dışlamada nasıl baskı aracına dönüştüğü izlenecektir. Ayrıca Türk Müslümanlığının tarih kurgusunun Kemalist tarihçilikten hiçte farklı olmadığı, Türk Müslümanlığının Gökalp Türkçülüğü ile en büyük kesişim noktalarından birinin tarih olduğu gözler önüne serilecektir.

Türk Müslümanlığı seküler bir Türkçülük olduğunu savunduğu için Gökalp milliyetçiliğini dışlarken onunla Türk kimliğinin doğallığını varsaymada tarihi açıdan kesişmektedir. Türkçü tarih anlatısına göre çok kimlikli yapıdaki eski devletler, modern tarih anlatısında Türk devleti olarak tarih sahnesine sokulmaktadır. Türk Müslümanlığının İslam’la kesiştiği dönemden sonrasını muteber saydığı bu tarih yaklaşımında çok kimlikli, çok dinli, çok mezhepli devletler Türk devletleri olarak tanımlanmaktadır. Türk Müslümanlığı basitçe ve hatta kabaca milliyetçi söylemi İslamileştirmektedir. Fakat bunu yüzeysel biçimde yapmaktadır. Türk Müslümanlığı, Türk tarih çizgisini geriye götürürken İslam’dan önceki dönemi almamakla, tarihi Türklerin İslamiyete girişi ve hatta Anadoluya girişi üzerinden başlatmakla Müslümanca bir bakış geliştirdiğini sanmaktadır. Oysa Türk müslümanlığının muhafazakar milliyetçiliğinin seküler Türk milliyetçiliğinden hiçbir farkı yoktur. Özünde ikisi de eski çağların çok kimlikli toplum ve devlet yapılarını Türk soylu belirledikleri kavimleri merkeze alarak yeniden yorumlamakta ve tarihi gerçekliği çarpıtmaktadır. Tarihte Selçukludan Osmanlı’ya hiçbir devlette Türklük üst kimlik olmadığı gibi, bu devletlerin kuruluşundan çöküşüne her aşamada birden fazla milletler ve diller iç içe geçmiştir. Bu devletlere ve toplumlarına hiçbir zaman bir kavim tek başına rengini vermemiştir. Dolayısıyla tarihi açıdan bu devletler müslüman devletleri olarak sayılabilirken onları Türk üst kimliğinin hakim olduğu Türk devletleri ilan etmek modern bir okumadır.

Türk Müslümanlığı, seküler Türkçülükten sadece Türk tarih çizgisinin bir bölümünü koparıp öne çıkararak almasıyla ayrılır. Oysa seküler Türkçülük bu konuda daha tutarlıdır. Çünkü bir Türk kavminin tarihi İslam sonrasından itibaren alınmakla İslam öncesindeki varlığı yok edilmiş olmaz. Buna gerekte yoktur. İslamiyet kavim gerçeğini reddetmediği için bunun İslam öncesi veya sonrası dönemindeki tarihi gerçekliğini yok saymaya çalışmaz. Türk Müslümanlığı, seküler Türkçülüğün tarihi de seküler biçimde okumasına karşıdır. Örneğin Mustafa Kemal emriyle yazılan ve o dönem liselerde okutulan ders kitabında kendisi şöyle demektedir: “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilâkis Türk milletinin millî rabıtalarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanlarını uyuşturdu.” Seküler Türkçülüğün Türk İslam tarihini görmezden gelmesine veya onu küçümsemesine tepki olarak, Türk Müslümanlığıda İslam öncesi Türk tarihini görmezden gelmeye çalışmaktadır. Bu durum bile modern Türk tarih anlatısının ne derece bir kurgu olduğunu gözler önüne sermektedir. Başka bir ifadeyle söylersek, Türk tarihi modern dönemde kurgulanırken, seküler ve dindar Türkçüler arasındaki ideolojik kavga yüzünden bu kurgunun hem seküler hem İslami versiyonları üretilmiştir. Fakat her iki durumda da tarih bir kurgu olmaktan kurtulamamaktadır.

Türk Müslümanlığının ürettiği dini milliyetçilik ile seküler Türkçülerin milliyetçiliği her halükarda Müslüman üst kimliğini alaşağı ederek tarihi kurgularlar. Seküler milliyetçiliğin müslüman üst kimliğini Türkçü bir okumayla değiştirmesi anlaşılır olsa da Türk Müslümanlığının Müslüman üst kimliğiyle çatışan bir tarih kurgusu yapması kendi dini referans ve söylemleriyle çelişmektedir. Türk Müslümanlığının ürettiği kurguda da Selçuklu ve Osmanlı gibi devletler Müslüman devleti olmaktan önce Türk devleti olarak kurgulanırlar. Yahut Türk İslam devleti olarak nitelendirilip Türk üst kimliği müslümanlığa eş koşulur. Oysaki modern kurguda bir başkasının da bu devletleri Fars-İslam devleti, Arap-İslam devleti yahut Kürt devleti olarak nitelemesi de gayet mümkündür. Şimdi bu çerçevede Osmanlı, Selçuklular, Gazneliler gibi tarihte Türk olduğu belirtilen bu devletlerin gerçekte modern ulus kurgusuna uyup uymadıklarını inceleyelim. Ardından aynı kurguda bir Kürt tarihi anlatımı açısından Eyyübileri ve Arap tarihi kurgusu açısından Endülüs Emevi devletini ele alalım.

Bu beş devleti iki açıdan inceleyeceğiz. Birincisi, bu devletler Türk üst kimliğiyle kendisini değerlendireceğimiz devletler değillerdir. Bu devletlerin ve toplumlarının yapısı heterojen ve çok kimlikli bir yapıdadır. Onları tekçi biçimde sadece Türk realitesine indirgemek tarihi anakronik biçimde ele almaktan başka bişiy değildir. İkincisi, Türk Müslümanlığının “şanlı ecdat” söylemi üzerinden İslamiyete hizmet etmekle övünürken bu devletleri delil getirmeleri tarihin mirasını diğer müslüman halklarla paylaşmamak olacaktır. Çünkü bu devletlerde İslama hizmet eden birçok büyük Arap, Fars ve Kürt şahsiyetleri de bulunmaktadır. Bu durumda sadece Türk’ün değil, Arabın veya Kürd’ün ecdadı da oldukça şanlı olacaktır. Durum böyleyse Müslüman tarihindeki Müslüman devletleri indirgemeci bir yaklaşımla Türk merkezli cımbızlamakla bir tarih hırsızlığı yapılmış olmaktadır. Oysaki böyle bir yarışın İslam kardeşliği perspektifinden bakıldığında İslam birlik ve beraberliği açısından parçalayıcı bir etkisi bulunmaktadır. Çünkü bu kurgu, diğer müslüman halkları dışlamaktadır.

Gazneliler

Gazneliler, İslam’ın Hindistan’a yayılmasında büyük rol oynamışlardır. Gaznelilerin kurucusu Alp Tegin isimli bir Türk köleydi. Bugünkü Horasan, İran, Afganistan, Kuzey Hindistan bölgelerinde hakim olmuştur. Gazne bugün Afganistan sınırları içerisindedir. Sultan Mahmut Hindistan’a 17 sefer yaparak İslam’ın yayılmasına büyük hizmetlerde bulunmuştur. Modern kurguda Türk olarak anlatılan Gaznelilerin resmi dili Farsçadır. Bu durum bile tarihin ne kadar kurgulandığına örnektir. Gazneli bürokrasisinde Farsça ve Arapça birlikte kullanılmıştır. Sultan Mahmut Fars kültürüne hayrandır. Sarayında Farsça şiirler okutur ve eserler yazdırır. Gazneliler döneminde yazılan Firdevsi’nin meşhur Şehname adlı eseri Pers geçmişini yüceltir. Türkleri zaman zaman barbar olarak sunar. Bu, “Türk devleti”nin içinde başka etnik anlatıların da yer bulduğunu ve devletin Türklüğü yüceltme gibi bir önceliği olmadığını gösterir. Üst düzey yöneticilerin çoğu Hint, Fars ve Arap kökenliydi. Gazne ordusu çok ulusluydu. Türk ve Hint askerler, Fars danışmanlar bulunuyordu. Bu dönemde yaşayan Biruni ve İbni Sina Arapça ve Farsça yazmışlardır. Haklarında kesin olan bir şey varsa çok dilli ve kültürlü bir ortamda yetişmişlerdir. İbni Sina şahsi şiirlerini de Farsça yazmıştır. Fakat modern tarih kurgulanırken bu isimlerin kesin Türk olduklarına karar verilmiştir. Görüldüğü gibi Gazneliler bir Türk-Fars-Hint devletidir. Etnik Türklük yerine İslamiyeti merkeze alan çok kimlikli bir yapıdadır. Bugün Türkiye’de Türk’ün Hindistan Seferleri şeklinde sunulan Gaznelileri İran Milliyetçiliği de sahiplenmekte ve o dönemi Fars edebiyatının zirve dönemi olarak anlatmaktadırlar. Gazneliler ilk büyük Müslüman Türk devleti olarak sunulur. Bu tanım kurucu siyasi elitin etnik kökenine odaklanır. Çok kimlikli, kültürel çeşitliliği dışlar.

 Büyük Selçuklu Devleti

Büyük Selçuklular, Tuğrul bey döneminde Abbasileri Büveyhi baskısından kurtararak İslam’a hizmet etmişlerdir. Bugünkü İran, Irak, kuzey doğu Suriye,Azerbaycan, Ermenistan, güney Gürcistan, Doğu Anadolu, batı Pakistan, kuzey ve batı Afganistan bu devletin kontrolündeydi.  Nizamülmülk öncülüğünde kurulan medreseler sünni İslam’ın hakimiyetini kurumsal olarak tesis etmiştir. Haçlılara karşı ilk büyük mücadele Büyük Selçuklular döneminde verilmiştir. Sultan Alparslan ve Melikşah döneminde zirve dönemlerini yaşamışlardır. Ünlü astronom ve matematikçi Ömer Hayyam bu dönemde yaşamıştır. Yine meşhur İmam Gazali Nizamiye medreselerinde ders vermiştir. Selçuklular, bugün Türk devleti olarak sunulsalar da oldukça heterojen bir yapıya sahiptiler. Yönetici aile Türktü. Askeri sınıf Türk ağırlıklıydı. Devletin resmi yazışma dili Farsçaydı. Vezirlerin ve bürokratların çoğu, Nizamülmülk dahil, Fars asıllıydı. Ulema Fars ve Arap ağırlıklıydı. Halkta yine çok etnikli bir yapıdaydı. Bugün büyük Türk Mutasavvıfı olarak sunulan Mevlana bu dönemde yaşamıştı. Kendisi Fars asıllı olup şiirlerini Farsça yazmıştı. Büyük Selçuklu devleti Türk askeri gücü, Fars idaresi ve Arap bilim ve kültürü arasında bir dengeye sahip bir devletti. Bu üçlü sacayak üzerine Müslüman üst kimlikli federatif bir yapı kurulmuştu. Bu dönemde yetişen Gazali, Cürcani, Ömer Hayyam, Fahreddin Razi gibi birçok alim ne Türktür ne de Türk üst kimliği vurgusu yaparlar. İranlı tarihçiler bu dönemi İran’ın yeniden doğuşu olarak anlatırken Türk milliyetçileri ise “Türk Medeniyetinin zaferi” olarak ilan ederler.

Osmanlı Devleti

Osmanlılar, Türk Müslümanlığı açısından İslam tarihinin zirvesi olarak sunulur. Ancak Osmanlı İslam tarihinin müslüman üst kimliğine sahip, etnik açıdan en heterojen devletidir. Bugünkü meşhur söylemle üç kıtaya hükmetmiştir. Osmanlıların İslam’a hizmetlerine burada değinmeye gerek yoktur. Osmanlı’da Padişah anneleri çoğu zaman Hristiyan kökenlidir. Bu durum hem onların çeşitli etnik kökenlerden gelmelerine neden olmuştur, hem de Türk Müslümanlığının ürettiği Türk eşittir Müslüman teziyle çelişmektedir. Devletin resmi dili Türkçe olsa da Arapça din dili, Farsça edebi dildir. Sadrazamların neredeyse yarısı Türk değildir. Örneğin Sokullu Sırp, Köprülü ise Arnavut kökenlidir. Devşirme sistemi nedeniyle Boşnak, Arnavut, Sırp ve Yunan kökenli vezirler çoktur. Askeriye sınıfında devşirme sistemi nedeniyle Yeniçerilerin çoğu Balkan kökenlidir. İlmiye sınıfı Kürt, Arap, Fars, Türkmen ve Boşnak kökenli insanlarla doludur. Balkan Müslümanları, Kürtler, Araplar, Çerkesler, Gürcüler, Tatarlar, Lazlar, Pomaklar, Boşnaklar, Arnavutlar; yani ümmeti ihtiva eden farklı milletler Müslüman üst çatısı altında devleti ve toplumu oluşturmaktadırlar. Osmanlı’nın kurucu ideolojisi Türklük değil Müslümanlıktı. Devletin kurucu ve yönetici elitleri etnik değil dini/siyasi otorite ile meşruiyet üretirlerdi. Kendilerini ümmetin yöneticisi görürlerdi. Böylelikle Osmanlının mirası Türk devleti değil farklı kimliklerden oluşan Müslüman üst kimlikli, heterojen bir hilafet/İslam mirasıydı.

Türk tarih kurgusu açısından sanırım bu örnekler yeterlidir. Her şey karşıtları üzerinden daha iyi anlaşılır. Şimdi modern Türk kimliği söyleminin kurgusallık boyutunu anlamak için Kürt ve Arap kurgusuna bir bakalım.

Endülüs Emevi Devleti

Endülüs Emevi devleti Arap olarak anılan kozmopolit yapıya sahip bir devletti. Abbasilerden kaçan Emevi prensi Abdurrahman tarafından kurulmuştur. İslam medeniyetinin batıya taşınmasında önemli bir köprüdür. İslam tarihinin altın dönemlerinden birini oluşturan Endülüs Emevileri, astronomi, tıp, felsefe ve matematikte insanlığa önemli katkılarda bulunmuşlardır. İlk nesilde yönetimde Arapların hakimiyeti olmuştur. Ancak Berberiler(bir kuzey afrika kavmi), Muvalladlar (İslamı kabul etmiş yerli İspanyollar), Sakaliba (doğu Avrupa’dan gelen köle kökenli müslümanlaşmış halklar) ve yahudiler Endülüs Emevilerinin etnik mozaiğini oluşturmuştur. Devletin bürokrasisi ve uleması bu etnik çeşitliliğe sahipti. En parlak dönem olan 3. Abdurrahman döneminde berberi komutanlar ve yerli mühtediler yönetimde büyük rol oynamışlardı. Saf arap egemenliğinden daha karmaşık ve çeşitli bir yapıya sahip olan Endülüs Emevi devleti, berberi ve yerli Müslüman halklarla birlikte inşa edilen bir devlettir. Oysa modern Arap miliyetçiliği Endülüs devletini Arap devleti olarak sunmaktadır. Burada üst kimlik yine müslümanlıktır. Bu dönemde yetişen İbni Rüşt arap kökenlidir. İlk havacılardan Abbad ibn Firnas muhtemelen berberi kökenlidir. Modern cebirin babası El-Zehravi berberidir. Ünlü yahudi filozof Maimonides burada yetişmiştir. Endülüs Emevi devleti, görüldüğü gibi bir Arap devleti değil Arap-Berberi-Müslüman İspanyol(ve diğer mühtedi kavimlerin) devletidir.

Eyyübiler

Modern Kürt milliyetçiliği de Eyyubileri Kürt devleti olarak sunmaktadır. Bir dönem Eyyübiler okul kitaplarında Türk devleti olarak sunuluyordu. Eyyübiler Haçlıların elinden Kudüs’ü kurtararak İslam’a hizmet etmiş en önemli devletlerdendir. Ortadoğudaki yüz yıllık haçlı hakimiyetine ve yağmalarına son vermişlerdir. Eyyübiler bir Kürt hanedanıdır. Selahaddin Eyyubi ve Amcası Şirkuh Kürt olup onların çabalarıyla Mısır ele geçirilmiştir. Ancak devletin resmi dili arapçadır. Komutanlar, vezirler ve alimler arasında Kürt, Arap, Türk, Fars ve Afrika kökenli insanlar bulunmaktadır. Görüldüğü gibi Eyyübilerde de üst kimlik Müslümanlıktır. Hz. Muhammed’den sonra Avrupa’da en çok tanınan müslüman şahsiyet olan Selahattin ve ailesi Kürttür. Kürt milliyetçileri de kendilerinin İslam’a hizmetlerini överken siyasi, askeri sahada Eyyubileri öne sürmektedirler. İşin ironik tarafı Arap milliyetçileri de Selahaddin Eyyubi’yi Arap kahramanı olarak sunmaktadır.

Türk Müslümanlığının tarih kurgusunu Müslüman Türk bilim adamları anlatısında da görebiliriz. Bu anlatıyı asıl şekillendiren modern Türk milliyetçiliğinin Türk diye kurguladığı tarihteki devletlerin esas alınmasıdır. Örneğin Gazneliler Türk kabul edilince İbni Sina Türk olmakta, Büyük Selçuklular Türk devleti kabul edilince Türkçe bilmeyen Fars kökenli Mevlana Türk ilan edilmektedir. Yine Türk İslam müziğinin atası olarak sunulan Ziryap Kürt veya Fars olması muhtemeldir. Robotik ve Mekaniğin öncüsü kabul edilen Şırnak Cizreli alim el-Cezeri muhtemelen Kürttür. Ancak kendisi bugün resmi tarih anlatısında Türk kabul edilmektedir. Öyleki “milli” uçan arabamıza Cezeri adı verilmiştir.

Sonuç olarak bugün Arap, Türk, Kürt ve Fars milliyetçilikleri kendi tarihlerini kurgularken tarihte müslüman üst kimliğiyle var olan devletleri esas almaktadırlar. Oysaki bu devletler, aynı zamanda hem bir Türk devleti, hem Kürt devleti, hem Arap ve Fars devletidir. Bu devletlerin hiçbirisi etnik üst kimlikle bir toplumsal meşruiyet ve dizayn içerisine girmemişlerdir. Modern dönemde ortaya çıkan ulus/millet kümesi, kendini Türklük üzerinden inşa ederken, tarihte farklı etnisitelerden oluşan boy ve kabile kümelerinin bir araya gelerek oluşumuna katkıda bulundukları devletleri kullanmıştır.

Türk Müslümanlığı İslam ümmetinden bir Türk ulusu yaratma projesi olan milliyetçiliği, Türk İslam senteziyle yeniden üreterek devam ettirmiştir. Böylelikle Türk milliyetçiliğine eleştirileri yapısal düzeyde değil sadece dini/seküler tartışması ile sınırlı kalmıştır. Türk Müslümanlığı tarihi seküler diye dışladığı Türkçülüğün icat ettiği ulus ve tarih anlayışları üzerinden ele aldığı için kurduğu dil ve söylemle Türk merkezli bir tarih okuması yapmaktadır. Böylelikle gayri müslimler zaten bu tarih anlatısında öteki olurken, Kürtler ise sessizce geçiştirilerek dolaylı bir baskı ve asimilasyona tabi tutulmaktadır. Türk Müslümanına göre İslam tarihinin asıl belirleyici öznesi Türklerdir. Tarihi Türklük üzerinden okudukları için etnik çeşitliliği yok etmektedirler. Böylelikle Kürtler de bu tarih anlatısında görünmez hale gelmektedirler. Bu durum din kardeşi olarak taltif edilse de Kürtlerin asimile edilmelerine katkı sağlamaktadır. Bu anlayışla tarihe bakan Türk Müslümanı için Kürt köksüz, silik, ve sadece tarih yapıcıya tabi olan konumundadır. Böylelikle Türk Müslümanlığının evrenselci dini iddiaları ile etnik/milli refleksleri arasında bir çelişki meydana gelmektedir. Nitekim Cemil Meriç’in “…Kürtçülüğü tasvip etmediğimi daha önce söylemiştim. Ortada bir dil yok. Bir devlet geleneği yok. Edebiyat yok. Neye göre devlet kuracaklar ki?” şeklindeki Kürt realitesini yok sayan tarih anlayışının sebebi ortaya çıkmaktadır. Meriç dini bir kavga verirken kavgasının muhatabı batı medeniyetidir. Batı karşısına doğuyu yerleştiren Meriç’in doğu-batı çatışmasında doğu halkları realitesini göremediği yahut bunu Türklük üzerinden okuduğu anlaşılmaktadır.

Öyle görünüyor ki Türk Müslümanlığı, seküler milliyetçiliğin kavramlarını dini bir retorikle yeniden üretmektedir. Türk Müslümanlığı, kendisini Kemalizm’e karşı konumlandırsa da seküler milliyetçiliğin kavramsal omurgasını dini söylemlerle yeniden üreten bir yapıdadır. Bu anlamda, onunla gerçek bir hesaplaşma değil kavramların dönüşümüyle yapılan bir devamlılık ilişkisi içindedir. Bu durum Türk Müslümanlığının ümmetçi söylemlerine rağmen Kürt sorununu görmezden gelmesinin fikirsel kodlarını ortaya koymaktadır. Çünkü Türk Müslümanlığı seküler milliyetçilikle kavgalı görünürken, onun ürettiği kavramsal çerçeveyi kullanmaya devam eder. Bu durumda seküler milliyetçiliğin ürettiği bir sorun olan Kürt sorununu göremez.

0 Paylaşımlar
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x