İslam Dünyasında Felsefeyi Bitiren Kişi Gazali midir?

Ebu Hamid el-Gazali (1058–1111) namı diğer İmam Gazali’nin Tehafütül Felasife adlı eseriyle İslam dünyasında felsefeye darbe vurduğu ve akli düşüncenin gelişimini durdurduğu şeklinde meşhur bir iddia vardır. Daha çok oryantalistlerin ve seküler ideoloji bağlamında meseleye bakanların getirdiği eleştiriler bu şekildedir. Bu eleştirilerin doğru olup olmadığını öncelikle Aristo’nun fikirleri ve bunun Meşşailik üzerinden İslam dünyasına nasıl taşındığını ele alarak anlayabiliriz.

Felsefe ve bilim tarihine ilk büyük damgasını vuran kişi Aristoteles’tir. Aristo’nun fizik, evren, astronomi, sistemleştirdiği mantık ve tüm bunlardan oluşan dünya görüşü sonraki 2000 yıla damgasını vurmuştur. Aristo fikirlerine “yöntem” olarak öncüllerden sonuç çıkararak geliştirdiği mantığı kullanmıştır. Aristo evreni “hareket” kavramı ile açıklamıştır. Ona göre kuvvet uygulandıkça hareket meydana gelir. (Newton bunu yanlışlayacak ileride) Her şey hareket eder. Fakat evrene içkin hareketsiz bir hareket ettirici olmalıdır ki bu hareket zincirini başlatmış olsun. Bu yapısından dolayı ise evrende ezelidir. Sadece ona içkin bir tanrısal güç diyebileceğimiz hareket ettirici mevcuttur. Evren ise ay altı alem ve ay üstü/göksel alem olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ay altı alem hareketin olduğu alemdir. Hareket olan yerde ise kusur ve eksiklik vardır. Ay üstü alem ise sabittir. Bu onu mükemmel yapar. Göksel dünyada güneş, gezegenler ve yıldızlar vardır. Bunlar her türlü kusur, hareket ve eksiklikten uzaktırlar.

Yine platonun aksine Aristo geometri ve matematikten önce mantığı ve tümdengelimi bilgi yöntemi olarak ele almaktadır. Onun kıyasçı akıl yürütmesi meşhur örnekteki gibi şu şekildedir:1-Bütün İnsanlar ölümlüdür. 2-Sokrater bir insandır. 3- Öyleyse sokrates ölümlüdür. Tümgengelimci(dedüksiyon) bir akıl yürütmeyi her şeye uygulayan Aristo’ya göre doğru bilgi ancak bu yöntemle elde edilmektedir. Kendinden sonraki yirmi yüzyıl boyunca Aristo mantığı ve tümdengelim hakim bilimsel yöntem ve aristonun fizik ve metafizik görüşü ise egemen görüş olarak devam etmiştir. Sadece İslam, Hristiyanlık ya da Yahudilik gibi farklı dünyalarda Aristo metafiziği yeniden yorumlanıp bu görüşlere uydurulmaya çalışılmıştır.

Bizim bugün adına “felsefe” dediğimiz şey ise İslam dünyasında ve klasik dönemde Aristonun metafizik anlayışından ibarettir. Yani bugünkü gibi genel bir felsefeden bahsedemeyiz. Aristo’dan sonra ikinci en büyük filozof ise İslam dünyasından çıkan İbni Sina olmuştur. İbni Sina Aristo metafiziğini İslama uyarlamış, Aristo metafiziği anlamındaki felsefe ve İslami sentezlemeye çalışmıştır. Ancak bunu yaparken Aristo’nun basit bir tekrarı olmamış, Aristo’dan beri ilk derli toplu ve büyük bir sistemi kuran kişi İbni Sina olmuştur.

Aristo metafiziğini hareket kavramı üzerine kurarken İbni Sina bunda devrimsel bir değişikliğe giderek “varlık” kavramı üzerinden kendi metafiziğini inşa etmiştir. İslam filozoflarına yani metafizikçilerine gelen en yaygın eleştirilerden biri de “madem felsefe ve mantık ile sizin vardığınız sonuçlar kaçınılmaz oluyor, öyleyse Platon ve Aristo gibi birbirine oldukça zıt felsefi/metafizik akımları nasıl ortaya çıkmaktadır?” İbin Sina hem bu eleştirilerden kurtulmak için hem de İslam’a uyarlamak için Platon, Aristo ve İslam’ı sentezleyerek bir fikir sistemi inşa etmiş ve böylece Meşşailiği sistemleştirmiştir. İbni Sina’ya göre varık “mümkün varlık” ve “zorunlu varlık” olarak ikiye ayrılmaktadır. Mümkün varlık varlığı başkasına bağlı olan varlıkken zorunlu varlık ise var olması için başkasına ihtiyaç duymayan varlık demektir. Mümkün varlık zorunlu varlıktan “sudur” etmiştir. İbni Sina bu noktada sudur felsefesini savunarak Allah’ın dilemesiyle ondan ilk aklın çıktığını, devamında on aklın sudur ettiğini ve sonuncu olanın ise faal akıl olduğunu savunmuştur. Peygamberler vahiy yoluyla faal akılla irtibat kurarken Filozoflar mantık üzerinden onunla irtibat kurabilmektedirler. Aristo fiziği o dönemde otoritesini devam ettirdiği için İbni Sina’da ay altı alem ve ay üstü alem görüşünü benimsemiştir. Yine İslam’a ters olduğu kelamcılarca savunulan evrenin ezeliliği fikrini de savunmuş ve bunu İslam’a uyarlamaya çalışmıştır.

Aristo’nun metafizik görüşü doğrultusunda hareketsiz ve değişimsiz olan kusursuzluk ve mükemmelliğe daha uygun olduğu için İbni Sina’da bunu İslam’a uyarlamıştır. Ona göre Allah’ın bilgisi de değişmez olmalıdır. Eğer Allah’ın bilgisi değişirse bu bir kusur olacaktır. Bunu ise Allah tümelleri bilir, tikelleri bilmez şeklinde formüle eder. Çünkü zaten tümeller tikelleri kapsamaktadır. Bu şu demektir, Allah mesela insanı tümel olarak bilmektedir, onun hayatındaki doğum,büyüme ve ölüm gibi önemli külli bilgileri bilmektedir. Ancak insanın elini kaldırması gibi tekil bir olayı bilemez. Eğer Allah tikelleri tek tek bilirse bu onun bilgisinin sürekli yeni bilgilerle değişmiş olacağı anlamına gelecektir. Bu da Allah’ın bilgisini ezeli ve değişmez olmaktan çıkaracaktır. Aristo’ya göre Tanrı mükemmeldir, değişmezdir ve hareketsizdir. Sadece varlıkları harekete geçirir. İbni Sina’ya göre ise Tanrı vacibül vücuttur ve değişmezdir. Çünkü değişim sonradan olmayı ve eksikliği gösterecektir. Bu noktada İbni Sina’nın Aristo’yu takip ettiğini görüyoruz.

Aristo mantığı öncüllerin yanlış bilgiler olması durumunda sonucunda yanlış olmasına neden olacaktır. Dolayısıyla Aristo mantığı biçimsel olarak doğru bir yöntem olabilirken kıyasa konu edilen bilgiler açısından doğru bilgi vereceğinin bir garantisi yoktur. Mesela gülümseyrek hatırladığım, lisede mantık dersinde eğlenerek verdiğimiz şu akıl yürütme buna örnektir: 1-Hayat acıdır. 2-Biber de acıdır. 3-Öyleyse hayat biberdir. Bu akıl yürütme görüldüğü gibi biçimsel olarak doğru olsa da anlam olarak bize doğru bir bilgi vermemektedir. Bu gibi eleştiriler karşısında İbni Sina mantığın ilk ilkesinin genel ve daha kesin bir ilke olmasını şart koşmuştur. Mantığın üç temel ilkesi gibi apriori ilkelerden ve tümel bilgilerden hareket edilmesini vurgulamıştır. Böylelikle burhani bilgiyi geliştirmiştir.

Şimdi İslam kelamcılarını temsilen Gazali’nin İbni Sina metafiziğine getirdiği eleştirilere geçelim. Görüldüğü gibi bizim bildiğimiz anlamda felsefeye değil, dönemin sınırlı bilim düzeyi ve bilgi yöntemiyle inşa edilen metafizik anlayışına Gazali karşı çıkmıştır. Gazali, İbni Sina’nın mantıktaki eleştirilerden kurtalmak için ilk ilkenin aksiyom olma şartı koşmasına rağmen kendisinin de bu yanlıştan kurtulamadığını savunmuştur. Yani Gazali mantık yönteminin tek başına doğru bir bilgiye kaynak olamayacağını belirterek doğru bilginin akılla elde edilen matematik, gözlem ve dini olarak elde edilen vahiyle de desteklenmesi gerektiğini savunmuştur. İbni Sina mantık ve metafiziğiyle mesela, 1-Ay üstü alem hareketsiz, kusursuz ve değişmezdir. 2-Güneş ay üstü alemdedir. 3- Öyleyse güneş hareketsiz, kusursuz ve değişmezdir şeklinde bir görüşe ulaşılabilmektedir. Gazali, bunu eleştirerek güneşin değişmez olup olmadığını gözlem imkanımız olmadığı için kesin olarak bilemeyeceğimizi, dolayısıyla salt mantık/burhani bilgi yöntemiyle ilerliyoruz diye bu şekilde bir bilginin kesin doğru olamayacağını savunur. (İleride Galileo geliştirdiği teleskopla Güneşteki lekelerin varlığını keşfederek güneşin kusursuz olduğu görüşünü yıkacaktır)Gazali’nin mantığa eleştirileri medreselerde burhani yöntemin gözden düşmesine kısmen neden olmuşsa da gözlem, deney ve matematik bunun aksine zamanla daha çok önem kazanmıştır. Dolayısıyla Gazali’nin aklın önemini azalttığı yönündeki iddialar gerçekliği yansıtmamaktadır. Bu eleştiri, bugün bilim felsefesinde de kabul edilmektedir. Günümüzde de bu sebeple tümdengelimci akıl yürütme tek başına bir bilimsel yöntem olarak kabul edilmemektedir. Hatta modern bilim artık tümevarımı daha çok esas almaktadır. Bacon veya Kant’ın tümdengelime yaptığı eleştiriler nasıl onların aklı önemsizleştirdikleri anlamına gelmeyecekse Gazali’nin de bu şekilde suçlanması anlamsızdır. Dolayısıyla tüm kelamcılar gibi Gazali’de evreni ay altı ve ay üstü diye ikiye bölemeyeceğimizi savunmaktadır.

Yine Gazali Allah’ın tikelleri bilmemesi durumunda insanların özel fiillerinin ve buna bağlı olarak günah ve sevaplarının, dualarının Allah’ın bilgisi dışında kalabileceğini belirtir. Enam 59’daki “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun bilgisi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıklarındaki tek bir taneyi bile bilir. Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” gibi ayetleri İbni Sina mecaz olarak alırken Gazali bu ayetin “Allah tikelleri bilmez” iddiası ile çeliştiğini haklı olarak savunmaktadır. Görüldüğü gibi İbni Sina, Aristo’nun hareket kavramı üzerinden geliştirdiği metafizik bir genel ilkeyi vahyi ikinci plana koyarak sırf burhani yöntemle gittiği için doğru kabul etmektedir. İslam’ı da buna göre yorumlayarak kendine has bir İslami metafizik inşa etmektedir. Gazali ise burhani bilginin veya Aristo fiziğinin genel ilkelerinin bizim için -heleki vahiysel bilgilerle kıyaslandığında- ikinci öneme sahip olduğunu savunur. Bu noktada Gazali aklı değersizleştirmez ancak aklı vahyin sınırları ile sınırlamaya çalışır. Bu sınırlama çabası ise günümüzde anakronik biçimde akıl ve felsefe düşmanlığı olarak, aklı dini dogmalara teslim etmek olarak yorumlanır. Oysa Gazali, akla, felsefeye ve bilime yine büyük önem vermektedir ve eserlerinde bu konuda çokça açık ifadeleri mevcuttur. Mesela “Akıl, Allah’ın insana bahşettiği en şerefli nimettir. Din akılla anlaşılır, peygamberin doğruluğu akılla bilinir; akıl olmasa ilim ve marifet olmaz.” der. Yine İbni Sina metafiziği bağlamında mantığı eleştiriye tabi tutsa da “Mantık ilmini bilmeyenin ilmine güvenilmez. Çünkü mantık ilmi, ilimlerin mizanıdır (ölçüsüdür).” der. Görüldüğü gibi Gazali akıl ve mantığa karşı olmadığı gibi onlara büyük önem vermeye devam etmiştir. Sadece akıl ve mantıkla elde edilen ve eksin denilen bilgilerin vahiysel kesin bilgilerle çelişiyorsa ikinci plana alınması gerektiğini savunur.

Gazali’nin felsefe ve bilimi bitirdiği iddialarının doğru olmadığının bir diğer kanıtı ise tarihtir. Nitekim Gazali’den sonra İslam dünyasından Fahreddin Razi, Sühreverdi, İbni Arabi,İbni Tufeyl ve İbni Rüşt gibi büyük alim ve filozoflar çıkmıştır. Yine Gazali’den sonra az önce adını saydığım bugünden bakıldığında felsefi kimliği yanında bilimsel kimliğe de sahip isimler dışında Nasirüddin Tusi, İbni Heysem, Kutbuttin Şirazi, İbnün nefis, Ali Kuşçu gibi büyük bilim adamları çıkmaya devam etmiştir. Aynı şekilde meşhur Merağa rasathanesi, Semerkant rasathanesi ve Osmanlı medreseleri gibi çok önemli bilim merkezleri kurulmaya devam etmiştir.

Sonuç olarak Gazali’nin felsefe, akıl ve mantık bağlamında yaptığı eleştiriler özel olarak dönemin Aristoculuktan etkilenen Meşşai metafiziğine yöneliktir. Yoksa felsefenin ve mantığın bizatihi kendisine değildir. Bu basit gerçek modern paradigma içerisinde şekillenen anlam ve değer dünyasından hareketle metafizik, felsefe ve bilim kavramlarının karıştırılması dolayısıyla anlaşılamamaktadır. Dolayısıyla Gazali’de günümüzde haksız eleştirilere maruz kalmaktadır.

0 Paylaşımlar
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x