Ulus çağının içinde doğan insanlar olarak bizler Türk kimliği sanki binlerce yıllık doğal bir şeymiş gibi algılıyoruz. Oysaki Ulus modern bir icattır. Tarihte bugünkü şekliyle ulus/millet şeklinde toplumsal gruplaşmalar yoktu. Fransız devrimi sonrası milliyetçilikle beraber uluslaşmalar başladı. Fransız modernleşmesini model alan Türk aydınları da milliyetçiliği bize uyarlamaya kalkıştılar. Osmanlı son döneminde seküler milliyetçiler “millet” kavramını fazla dini buldukları için moğolcadan ithal ettikleri ulus kavramını seçmişlerdir. Millet kuranda geçen bir kavram olup aslında ümmet anlamında kullanılmaktaydı. Din birliğini ifade eden bir kavramdı. Mesela İbrahimin milleti gibi kullanılırdı. Dini topluluk kümeleri bu kavramla ifade edilirdi. Modern dönemde milliyetçiliği ifade etmek için millet kavramı seçildi. Kuran’daki kullanımı yerine modernleşme sürecinde etnik anlamda kullanılmaya başlandı. Böylece millet, din temelli ümmet topluluklarını ifade etmek yerine etnik temelli ulusal grupları ifade etmek için kullanılmaya başlandı.
Peki modern dönemde etnik merkezli ulus/millet şeklinde beliren toplumsal gruplaşmalar ortaya çıkana kadar klasik dünyada hangi toplumsal gruplar vardı? En geniş anlamdan dar anlama doğru toplumsal gruplar kavim, boy, kabile şeklinde ifade edilirdi. Bunlar arasından kavim günümüzdeki millet kavramına en yakın olarak kullanılan kavramdı. Ancak bu kavramlara detaylıca girip okuyucuyu yormaktansa konumuzu ilgilendiren yönüyle devam edelim. Klasik dünyadaki toplumsal gruplaşmalar olan kavim, kabile, boy gibi gruplar ile modern gruplaşma olan ulus/millet arasındaki farklar; modern anlamda Türklük, Kürtlük veya Araplık söylemlerinin neden kader değil de kurgu olduğunu ortaya koyacaktır. Modern anlamda Türk veya Kürt milletinden bahsedilirken tarihin hiçbir döneminde, bugünden Türk veya Kürt olduğu varsayılan kabilelerin kendi aralarında ulus/millet temelli bir aidiyet, birliktelik ve dayanışması yoktu. Bu topluluklar aynı veya benzer dilleri konuşsalar da kendilerini en fazla kabile veya boylarına ait hissediyorlardı. Ondan daha geniş bir küme olan millet/ulus şeklinde bir tasavvurları ve aidiyet hisleri yoktu. Modern dünyanın içine doğan bizler ise millet/ulus kavramlarıyla ifade edilenlerin tarihi geriye götürdüğümüzde hep orada doğal haliyle var olduklarını sanıyoruz. Oysaki Anderson’un ifadesiyle modern milletler “hayali cemaatler”dir. Bunlar kurgulanmış ve icat edilmişlerdir.
Klasik dünyadaki toplumsal kümeler olan kabile, boy ve kavim gibi grupların şimdiki milletlerden farkları şunlardı: Bu topluluklar simgesel değil fiziksel olarak deneyimlenen bir cemaat/grup yapısındaydılar. Bu topluluklar yüzyüze tanışıklığa, akrabalık ilişkilerine, yerel aidiyetlere ve ortak dini ritüellere dayanırlardı. Bu gruplardaki insanlar birbirlerini fiilen tanımasalar da aynı camide ibadet eder, aynı köyde/şehirde yaşar ve aynı aşiret sistemi içinde yer alırlardı. Yani aradaki bağlar dolaylı değil doğrudan sosyal ilişkilerle örülüydü. Kavim, kabile ve boy gibi yapılar toplumsal hayatın ihtiyaçları ve coğrafi koşullar ile şekillenmiştir. Kimliğin oluşumu tarihsel süreçte, doğal yollarla, kendiliğinden ve uzun süreli bir sosyo-kültürel evrimle meydana gelmiştir. Bu çerçevede kimliği tanımlayan şey genellikle soy, gelenek ve göç yollarıdır. Dolayısıyla bu gruplar kaderin ördüğü ağlarla kendiliğinden gelişen organik, akrabalık ve ortak gelenek bağları üzerinden tanımlanmaktaydılar. Bu toplulukların devletlerle ilişkileri bazen hiç olmaya bilir bazen de dolaylıdır. Aşiretler arası geçiş yaşanır. Şimdiki gibi sınırlar yoktur. Geçmiş kavimlerde birbirini tanımak muhtemeldir. Aile, Aşiret, Din ve coğrafi bağlar ortak ve görünürdür. Ulus devletlerde ise herkesin aynı tarihi geçmişe sahip olduğu öğretilir ve aynı dili konuştuğu varsayılır. Burada herkesin aynı milletin parçası olduğu hayal edilirken, kavim ve kabile bağlarında hissedilen aidiyet gerçektir. Uluslaşmada farklı mezhepten, dinden ve etnisiteden olsa bile herkes Türk varsayılır. Ancak klasik dönemde gerçekten herkes aynı dine veya etnisiteye mensupsa bir aidiyet hissi taşınır. Mesela kureyş kabilesi, İsrailoğulları, Oğuz boyu, Arap kavmi, Beritan aşireti gibi. Kimse bir diğerini tek tipleştirmeye kalkmaz, Sınırlar esnek ve gruplar arası geçiş kolaydır.
Kabile ve boylar şimdiki milletlere nazaran daha küçük gruplardır. Ancak kavim kavramıyla beraber bunlarla modern milletler arasında benzer yönler; hepsinin biz ve öteki duygusu uyandırması, aidiyet hissi yaratması ve ortak kültür,dil ve gelenekler üzerinden tanımlanabilir olmalarıdır.
Ancak modern milletlerde bunların çoğu bilinçli bir şekilde seçilerek kurgulanır. Milletler merkezi devlet ve eğitim aracılığı ile kurgusal olarak inşa edilmişlerdir. Ortak dil,tarih,kültür ve vatan gibi kavramlara yapay olarak anlam yüklenip “biz” duygusu oluşturulmaya çalışılmaktadır. Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda devletin “vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları, Kürtçe konuşmanın yasaklanması, göç ve iskan politikaları, tarih ve dil kurumlarının yaptıkları çalışmalar hep bu kurguya hizmet etmiştir. Klasik devletten çok daha fazla rol ve müdahale yetkisi üstlenmiş modern ulus devlet; kendi ideolojisiyle, modern okul sistemiyle, resmi tarih anlatısı, harita,sınır ve medya yardımıyla milleti/ulusu (Türk milletini, Kürt milletini, Arap milletini) kurgulamış ve icat etmiştir. Bunu yaparken Türk kavramını yeniden tanımlamıştır. Türk demek; İstanbul lehçesiyle standartlaştırılmış Türkçeyi konuşan, ortak tarihi geçmişe sahip, aynı sınırlar içinde yaşayan, sünni/hanefi müslüman vatandaşlar demektir. Bu tanıma uymayan herkes buna göre standartlaştırılmaları hedeflenerek Türk ulus devletine vatandaşlık bağı ile bağlanmalarına çalışılmıştır. Diğer etnik, dini ve mezhebi unsurları bırakın, Türk ulusu yaratma projesinin tek tipleştirme politikalarından Türkler de nasibini almış ve Türk halk musikisi bile bu amaçla yasaklanmıştır. Çünkü modern Türk ulusunun doğuya sırtını dönmüş olması amaçlanmıştır.
Benedict Anderson, modern milletlerin bu kurgusallığını “Ulus, hayali bir cemaattir.” şeklinde ifade etmiştir. Yani birbirini tanımayan milyonlarca insan kendilerini “biz” duygusunun içinde düşünürler. Bu hayali bir cemaat olsa da güçlü ve etkileri gerçek olan bir hayaldir. Fakat sorun hayal edilen “biz”e “öteki” olanlarla nasıl bir arada yaşanacağıdır. Ulus devlet, küçük bir azınlık boyutunda kaldığı sürece “ötekini” belki tehdit olarak görmeyebilir. Ancak “öteki” tehdidi karşısında kendisini gazete, kitap, okul müfredatı, milli marş, bayrak gibi sembollerle sürekli olarak yeniden üretir ve onu asimile etmeyi hedefler. Nitekim bu yazı serimizin konusu da bu yeniden üretimde Türk Müslümanlığının rolüdür. Türk Müslümanlığı bir yönüyle modern Türk ulus inşası olan Kemalizm veya onun varyantı olan Türkçülüğü İslam’la harmanlayarak Türk “ulus”unu , Türk “millet”i biçiminde daha dini ifadelerle yeniden üretir.
Türk ulusu yeni inşa edilen bir kurgu olmasına rağmen insanların çoğu onun doğal olduğunu varsayarlar. Bu doğallık varsayımı, ulus devletin çeşitli araçlarla ürettiği hayale aldanmaktır. Uluslar icat edilirken tarih geriye doğru tek tipçi biçimde yeniden kurgulanır. (Bir sonraki yazı bu konuda çarpıcı örnekler içeriyor olacak) Mesela Türk ulusal tarihi kurgulanırken çıkarılan şecerede Osmanlı, Selçuklu, Göktürk hattı takip edilir. Oysa Selçuklu veya Osmanlı’daki Türk dilli boy,aşiret,kabile ve kavimler kendilerini ulus/millet olarak görmedikleri için Türk milleti şeklinde bir aidiyetleri yoktu. Ayrıca bu devletler oldukça heterojen, çok dilli, çok etnikli ve çok dinli bir yapıdaydı. Dolayısıyla mevcut Türk tarihi, modern ulus devletin arka planını meşrulaştırmak için doğal varsayılmış, ancak hayali olan bir kurgudur. Seküler Türkçüleri bırakın, Türk Müslümanlarının “bin yıllık tarihimiz” şeklinde İslamiyetle sınırlandırarak geriye götürdükleri tarih anlatısında, Selçuklu ve Osmanlının müslüman devletler değil Türk devletleri olarak okunması da buna bir örnektir.
Türk müslümanlığı, milliyetçiliğin ırkçılık boyutunu reddettiğini savunur. Kendisini ırksal ve etnik milliyetçi anlayışlardan uzak tutmaya çalışır. Bunu yaparken dini hassasiyetle hareket ederek seküler milliyetçiliklere tepkilerini ortaya koyarlar. Ancak milliyetçiliğin seküler biçiminden arınarak onun İslam kardeşliğine zarar veren etnikçi, ötekileştirici yönünden de arınmış olduklarına sanırlar. Oysaki tek yaptıkları modern ulusçuluğu/milliyetçiliği daha dini formda yeniden üretmektir ve zaten kemalist ulus devletin de istediği her ne biçimde olursa olsun varlığını devam ettirmektir. Türk Müslümanlığı bu yönüyle düşmanı olduğu kemalizmi de yeniden üretmektedir.
Türk Müslümanlığı etnikçi bir milliyetçilikten kendisini uzak tutmanın ölçütü olarak “tarihte İslam’a hizmet etmiş olmak” kriterini ortaya koyar. Bu durumda iki temel problemle karşı karşıya olduğunun farkında değildir. Birincisi, tarihte İslam’a büyük hizmetler etmiş olan tek kendisi değildir. Dolayısıyla böyle bir övgüye neden ihtiyaç duymakta ve bu söylemlerle kiminle yarışmaktadır? İkincisi ve daha önemlisi, Türk Müslümanlığı kendisini daha dini bir formda ifade etse bile kendini atfettiği millet/ulus modern bir kurgudur. İslam kardeşliğine zarar veren, İslam dünyasında Kürt sorunu, Berberi sorunu, Beluç sorunu gibi parçalayıcı sorunları ve ulusal çatışmaları ortaya çıkaran bizatihi bu hayali millet kurgusudur. Onu İslami bir formda yeniden üretmek bu parçalanmayı ve ötekileştirmeyi sadece dini biçimde devam ettirmeye yaramaktadır. Çünkü Türk müslümanlığı milleti İslam’la sınırlandırsa bile onu yinede bin yılla seçmeci biçimde kurgulamaktadır.
Örneğin Osmanlı gibi İslam tarihinin en heterojen imparatorluğunun müslüman devleti/grubu/aidiyeti olduğu üzerinden değil Türk toplumsal kümesinden ibaretmiş gibi okumaktadır. Osmanlı’da devletin kurucu elitleri Türk dilli kabilelerden gelmiş olsa da padişah anneleri çoğunlukla farklı etnik ve dini kökendendir. Devşirme sistemi sebebiyle sadrazamların neredeyse yarısı Türk değildir. Yeniçeriler balkan kökenli ağırlıktadır ve askeriyenin bel kemiğidir. İlmiye sınıfı, Boşnak, Kürt, Arap ve muhtelif müslüman kavimlerden oluşmaktadır. Balkan Müslümanları, Kürtler, Araplar, Çerkesler, Gürcüler, Tatarlar, Lazlar, Pomaklar, Boşnaklar, Arnavutlar, yani ümmetin farklı etnik unsurları askerde, bürokraside, ilmiye sınıfında yoğun biçimde görev almıştır. Daha önemlisi Türk Müslümanlığı Osmanlı’yı Türk’ün yüce mirası olarak görse de Osmanlının kurucu ideolojisi Türklük değil İslamiyet’tir. Hatta Türk kavramı bile Osmanlı’nın ilk dönemlerinde bugünkü etnik, homojen anlamda değil köylü, eğitimsiz, kaba saba anlamında kullanılmaktaydı. Osmanlı’nın doğal mirası Türk devleti değil çok etnisiteli bir biçimde tüm müslümanları kapsayan hilafet sistemiydi. Mesela Mevlana Fars, Ali Kuşçu Türkmen-Fars meleziydi. Türk Müslümanlığının yaptığı şey bu devasa çeşitliliği Türk olduğunu varsaydığı bir tekliğe indirgemektir. Bunun için tarihi yontar, cımbızlar ve yeniden kurgular.
Görüldüğü gibi Osmanlı devleti “ecdadımız Osmanlı” söyleminin içerdiği hayali “biz” Türk milleti kurgusunun karşılığı değildir. Osmanlı’yı Türk milletine indirgemek tarihi anakronik biçimde kurgulamak ve müslüman üst kimliğiyle doğal olarak var olmuş toplumsal bir yapıyı Türk üst kimliğiyle kurgulanmış modern Türk milletine indirgemektir. Türk Müslümanlığı, istediği kadar İslami referanslar versin, İslam’ın evrenselci yapısıyla uyumsuz olan millet/ulus kurgusunu devam ettirdiği için dışlayıcı bir milliyetçiliğe sahiptir. Eğer Türk Müslümanlığı kendi varlığına asıl referans olarak İslam’ı görüyorsa kendisi için istediğini müslüman kardeşi için de istemek zorundadır. Bu durumda kendisi için istediği uluslaşmayı Kürt, Laz veya Arap kardeşi için de istemelidir. Böylesi bir tabloda müslüman halklar arasında uluslaşma çabasıyla bir rekabet, dışlama ve çatışmalar kaçınılmaz olacaktır. Çünkü İslamiyet kavim veya dilsel farklılığı doğal kabul ederken bunun siyasallaştırılıp tüm etnisiteler arasından tek bir tanesinin seçilip üst kimlik olarak dayatılmasını kabul etmemektedir. Bu İslam’ın birlik ve kardeşlik ruhuna terstir. Türk Müslümanlığı bu durumda ya tamamen milliyetçilikten/ulus devletçilikten vazgeçmelidir ya da Kürtler gibi diğer Müslüman halkları örtülü olarak dışlamaya devam edecektir. Bu noktada eleştirdiği seküler millieyçilikle farklı yollardan aynı yere ulaşmış olacaktır.
Bir sonraki yazıda, Türk kimliğinin varsayılan doğallığının ne kadar yanıltıcı olduğunu ortaya koymak adına Türk devleti denilen Osmanlı, Selçuklu ve Gaznelileri ele alacağım. Ayrıca Kürt uluslaşması için kullanılan Eyyübiler ve Arap milliyetçiliği için kullanılan Endülüs Emevilerinin gerçekte ne kadar bugün iddia edildiği gibi modern uluslara indirgenebilir olduğunu tartışacağım.