Gazze Üzerinden Liberalizm’i Yeniden Düşünmek

Bir önceki “Gazze üzerinden İslamcılığı Yeniden Düşünmek” başlıklı yazıda Gazze konusunda içinde bulunduğumuz durumu özetlemiştim. Kısaca ifade edersem Gazze’de yaklaşık yedi aydır binlerce sivil katledildi, yaralandı ve mülteci konumuna düştü. Bu insanlara herhangi bir insani yardım bile ulaştırılamıyor. İslam dünyası katliamı seyrederken Batı hem seyirci hem de katil İsrail’e topyekün bir destek verme yarışına girmiş durumda. Batılı yöneticiler İsrail’in kendini savunduğunu belirterek mevcut katliamları olası savaş zayiatı olarak görüyorlar. İsrail’in ortadoğunun tek demokrasisi olduğunu yahut ortak çıkara sahip müttefik olduğunu savunup ona verdikleri destekği meşrulaştırıyorlar.

Liberal demokrasiler üzerine kurulu olan Batılı rejimler; insan hakları, ifade özgürlüğü, serbest piyasa, adalet, özgürlük, serbestlik, çok kültürcülük, fırsat eşitliği gibi değerlerin beşiği ve bayraktarlığını yapıyor yıllardır. Ortalama bir Amerikalının zihninde batı, liberal insani ve demokratik değerlerin temsilcisi konumunda. Fakat Batı bu yöndeki üstünlük iddiasını Gazze’deki soykırım karşısındaki suskun ve ikiyüzlü tavrı sebebiyle kaybetmiş durumda. Biz daha önce 2007’de Hamas’ın Filistindeki seçim zaferini tanımadıklarında da Mursi’ye yapılan darbeye darbe diyemediklerinde ve daha nice olayda Batı’nın bu iki yüzlülüğünü biliyorduk. Fakat şuan Siyonizm uğruna düştükleri faşizan durumun tüm dünya farkına varıyor.

Birçok batılı ülke bu süreçte Filistin lehine eylemleri yasakladı. Bu tür eylemleri aşırı polis şiddeti ile bastırıyor. Bu eylemlere destek veren insanlar Siyonistlerin baskısıyla işlerinden atılıyor. Eylemlere katılan öğrencilerin kimlikleri afişe edilerek mezun olduklarında bunlara iş verilmemekle tehdit ediliyorlar. Serbest piyasa, ifade özgürlüğü filan hep rafa kaldırılmış durumda. Daha yakın zamanda Amerikan kongresi Harvard, Pensilvanya ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) üniversitelerinin rektörlerini ifadeye çağırarak üniversitelerinde yaşanan Filistin lehine eylemler hakkında sorguya çekilip anti-semitizmle suçlandılar. Pensilvanya ve Harvard üniversitesi rektörleri baskılara daha fazladayanamayıp istifa ettiler. Filistin lehine her türlü eylem anti-semitik olarak yaftalanırken İsrail lehine olan her türlü ırkçı ve katliamcı söylem ise görmezden geliniyor. Yandaki fotoğrafta görüldüğü gibi; üstte Gazze’ye nükler bomba atılmasını isteyen bir İsrail yanlısı gösterici özgürce eylemini yaparken, altta tişörtünde “yahudiler hemen şimdi ateşkes istiyor” yazan İsrail karşıtı bir yahudi ise gözaltına alınıyor. Filistin lehine gösterilere yahudi öğrenci toplulukları da katılmsına rağmen tüm yahudi, müslüman, hristiyan, ateist fark etmez bütün Filistin yanlısı eylemciler anti-semitik olmakla itham ediliyor. Anti-semitizm İsrail ve Batı elinde Filistin eylemelrini bastırma amaçlı kullanışlı bir enstrümana dönüşmüş durumda. Halbuki Filistin yanlısı eylemlere Nazilerin Holokostundan sağ kurtulan yahudiler bile destek oluyor.

Gelgelelim Liberalizmin girdiği krize. Liberalizmin en önemli amaçlarından biri devlet müdahalesine karşı başta serbest piyasa olmak üzre bireyi her açıdan korumaktır. Liberalizmde birey istediği gibi inanır, istediğini özgürce ifade edebilir ve serebestçe yaşayabilir. Öyleki 40’lardan beri Amerikan bayrağını yakmak bile ifade özgürlüğü kapsamındadır Amerika’da. Liberalizm bireyi devlet dahil her türlü kolektif dayatmadan koruyan bir sistemken nasıl oldu da bugün Siyonizm gibi milliyetçi bir ideoloji uğruna büyük bir krize girdi?

Liberalizm devleti sınırlamaya çalışırken modern devletler herkesin hayal ettiğinden çok daha büyük bir güce erişti. Modern devlet dinin ve hatta tanrının yerini aldı. Devletlere bu gücü gelişen güvenlikçi teknolojiler, silahlı sanayi, medya, polis ve istihbarat teşkilatları, çok uluslu şirketler verdi. Biraz daha somutlaştırırsak; parmak izi ve yüz tarama teknolojilerinin geliştiği, güçlü iç ve dış güvenlik kurumları eliyle bireyin her türlü bilgisine kolaylıkla ulaşılabildiği, uluslarası sınırların geçişinin pasaport vize vb uygulamalarla zorlaştırıldığı, tekelleşmiş medyalar eliyle bireyin fikir ve değer dünyasının kuşatıldığı,çıkar gruplarının ve  lobilerin yön verdiği demokrasiler ile politik talep ve tercihlerin yönlendirildiği, devletlerden daha güçlü ekonomileriyle çok uluslu şirketlerin devlet politikalarına yön verdiği bir ortamda liberalizm bireyin özgürlüğü lehine devleti veya benzeri her türlü kolektif dayatmayı nasıl sınırlandırabilecektir? Halihazırda Filistin konusu buna güzel bir örnektir.

Bugün ABD’de hem Demokratlar hem Cumhuriyetçiler içinde Siyonist/İsrail lobilerin marifetiyle yedi aydır yaptığı feci katliamlara rağmen İsrailden vazgeçmeyen ve canla başla İsrail’i destekleyen onlarca senatör mevcut. Acaba bu senatörler -Liberalizm açısından değerlendirirsek- Liberal değerleri bunu gerektirdiği için mi İsrail’i destekliyorlar? Mantıken yedi aydır otuz binden fazla sivili kadın çocuk demeden katleden soykırımcı bir İsrail’e Amerikalı yöneticilerin karşı çıkması ve İsrail’in soykırımcı politikalarına geri adım attıracak her türlü çalışmayı yapmaları gerekirdi. Ama neden bu noktada Liberalizm çalışmıyor? Neden liberal “haklar” söylemi devreye girmiyor? Bunda en başta bu senatörlerin Siyonist lobilerden aldıkları destek belirleyici bir rolde. ABD’deki en güçlü Siyonist lobi Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesidir. (American Israel Public Affairs Committee, AIPAC) Kısa adı AIPAC olan bu lobi seçimlerde aday olan senatörlere İsrail’in işine yarayacak bir tavır içerisinde oldukları sürece destek olmaktadırlar. Her senatör adaylık sürecinde reklam ve propaganda için büyük miktarda paraya ihtiyaç duymaktadır. Tam burada AIPAC gibi lobiler devreye girip bu adayların para ihtiyaçlarını karşılamakta ve karşılığında seçildiklerinde İsrail yanlısı bir pozisyonda kalmalarını sağlamaktadır. Örneğin yaklaşan Amerikan seçimlerinde AIPAC’ın bir hafta önce attığı tweete bakabiliriz.

Atılan Tweet şöyle: “İsrail yanlısı Demokratlar için harika bir gece daha! AIPAC’ın desteklediği sekiz Demokrat’ın tamamı bu gece ön seçimlerini kazandı. Bu döngüde şu ana kadar AIPAC onaylı 40 adayın tümü ön seçimlerini kazandı. İsrail yanlısı olmak iyi politikadır, iyi politikadır!”

Düpedüz başka ülkenin çıkarlarına göre hareket edeceklerine dair garanti veren adaylar Amerikan halkını temsil etmek için seçimlere girecekler. Kazandıklarında başta Amerika’nın imajına ve çıkarlarına, Liberal iddialarına uymasa bile İsrail’e sonsuz destek verecek bu senatörler. Zaten şuanki Amerikan yönetiminin İsrail yanlısı olmasının lobicilik faaliyetleri dışında pek bir açıklaması yok. Ukrayna savaşına kadar Amerika’nın dış yardımlarının beşte biri İsrail’e gidiyordu. 7 Ekim’den bu yana milyarlarca dolarlık silah ve mühimmat desteği veren Amerika sadece geçen Şubat’ta 14 milyar dolarlık yardımda bulundu. Şimdi gelgelelim Liberalizm açısından sorulması gereken önemli bir soruya; Amerikan halkının vergileriyle İsrail’in soykırımını finanse eden ABD’nin bu politik tercihi ne kadar Amerikan halkının özgür iradesine dayanıyor? Soykırımı finanse etme kararında belirleyici olan seçim sürecinde lobilerce satın alınan senatörlerin İsrail aleyhtarı bir tutuma girememeleri mi yoksa gerçekten senatörlerin temsil ettiği halkın böyle bir finansmana razı olmaları mı? Özgür seçim, özgürce karar alma ve politika geliştirme bu işin neresinde? Yahut trilyon dolarlık ekonomik güce sahip kolektif çıkar gruplarının yönlendirmeleri karşısında Liberalizm bireyi nasıl koruyacaktır?

Siyonist lobiler eliyle batıda öyle bir rüzgar estiriliyor ki insanlar Filistin’e destek olduklarında işlerinden atılma korkusuyla karşı karşıyalar. Örneğin eski Fransa Başbakanı Dominique de Villepin, “sanat camiası ve medyadan Filistin’e destek verenlerin, işten çıkarılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu” dile getirdi. Nitekim Avusturya ABC kanalı bir çalışanını, Google firması 20’den fazla çalışanını, Hollywood oscar ödüllü oyuncu Susan Sarandon ve Melissa Barrera adlı oyuncuyu Filistin’e destek verdiği için işten attı. Benzeri onlarca olay yaşandı. Yazının girişinde de belirttiğim gibi sadece medya değil üniversiteler de baskı altına alınarak Filistin gösterileri nedeniyle kimi rektörler istifa ettirildi, birçok öğrenci ve öğretim görevlisi göz altına alındı, birçok öğrenci okuldan uzaklaştırma aldı ve yemek kartları iptal edildi. Harvard üniversitesinde 7 Ekim’de yaşananlardan İsrail’i sorumlu tutan bir mektup yayınlayan öğrenci kulüpleri serbest piyasanın yapısına aykırı bir biçimde tehdit edildiler. Birçok şirket, mektupta imzası bulunan öğrencileri işe almayı düşünmediklerini açıkladı. Bazı CEO’lar ise Harvard’dan mektubu imzalayan öğrencilerin isimlerini yayınlayarak onları kara listeye almasını istedi. Tüm bunlar bu insanların Filistin’de yaşananlar hakkındaki görüşlerini özgürce ifade etmeleri sebebiyle yaşandı. Liberalizmin meşhur propagandasına göre serbest piyasa ve buna bağlı olarak güçlü bir ekonominin olmazsa olmazı özgür demokratik ortam, hukuk ve insan haklarına saygılı bir toplum yapısının bulunmasıydı. Fakat halihazırda batıda yaşananlar Liberalizmin bu tezleriyle taban tabana zıt. İnsanlar özgürce görüşlerine dile getiremiyor, dile getirenler ise serbest piyasanın fırsat eşitliğinden yararlanamayacakları tehdidini alıyorlar.

Tüm bunların üstüne sosyal medyada ve haber kanallarında dolaşan polis şiddeti görüntüleri de liberalizm açısından düşündürücü. Merkez medyanın güçlü veya sosyal medya kullanımının az olduğu Almanya gibi ülkelerde insanların çoğunun Filistin’de yaşananlardan doğru dürüst haberi bile yok. Tam bu noktada Liberalizm güçlü çok uluslu şirketlerin politikaya nüfuzu üzerinden ifade özgürlüğünün polis şiddetiyle bastırıldığı bir durumda bireyi nasıl koruyacaktır? Özgürlük dediğimiz şey, elimizdeki imkanlar kadarıyladır. Başka bir ifadeyle elimizdeki seçenekler kadar özgürüzdür. Doğru bilgiye ulaşmada çok uluslu şirketlerin günümüzdeki gibi medyada tekelleştiği durumda liberalizm bireyi nasıl koruyacaktır? Bireyin elindeki seçeneklerin manipülatif amaçlarla daraltılmasının önüne nasıl geçilecektir? Bugün sosyal medya olarak en çok kullanılan Facebook, İnstagram ve Whatsapp’ın üçü de Mark Zuckerberg’in sahibi olduğu Meta şirketine ait. İnsan Hakları İzleme Örgütü(HWR)’nün raporuna göre Meta Filistin yanlısı paylaşımları sansürlüyor. Sosyal medyadaki bu tekelleşme ve sansür karşısında akla yine Liberalizmin bireyi nasıl koruyacağı sorusu geliyor.

Tüm bu soru(n)ların ortaya koyduğu bir şey varsa o da Liberalizmin bir krize girdiğidir. Peki bu kriz geçici mi olacak? Bence hayır. Liberalizmin halihazırda taşıdığı çelişkiler, geçici bir filistin-israil çatışmasından kaynaklanmamaktadır. Liberalizm daha derinden, yapısal bir kriz yaşamaktadır. Merkezine aldığı ve korumaya çalıştığı bireyi ve özgürlükleri kendisine karşı koruyacağı yeni ve gittikçe büyüyen tehditler bulunmaktadır. Elli, yüz yıl öncesinde liberalizm bireyi tehdit edebilecek en kolektif güç olarak devleti karşısında buluyordu. Şimdilerde ise serbest piyasanın besleyip büyüttüğü yeni bir canavar olan çok uluslu şirketler var karşısında. Bu şirketler(mesela Blackrock) dünyanın süper gücü ABD’ye bile borç verecek konumdalar. Demokratik seçimlerin gidişatını, medya sektörünü, özel güvenlik kurumlarını vs yönlendirebilecek, dolayısıyla bireyleri en temel insan hak ve özgürlükleri noktasında bile manipüle edecek güce sahipler. Gazze’de yaşananların her türlü insan hak ve özgürlüklerini feci şekilde ihlal eden bir savaş suçu olduğu güneş gibi ortada iken bugün liberal batı dünyası bu konuda bile şüphe, tereddüt, yalan, manipülasyon ve propagandaya maruz kalmakta. Mesele, bugün Gazze yarın başka bir şey olabilir. Ama asıl sorun büyük ekonomik örgütlenmeler karşısında yanlız başına kalan bireyi korumakta liberal mekanizmaların gittikçe yetersiz kaldığı gerçeğidir. Öyle görünüyorki bu yetersizlik durumu giderek artacak ve liberal sistem gerekli önlemleri almazsa bir yozlaşma ve çürüme içerisine girecektir.

0 Paylaşımlar
5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x