Mücahit Bilici’nin Türk İslam’ı ve Kürt Sorunu HAMAL KÜRT isimli eseri bu alana kafa yoran, Türkiye sosyolojisi ve milliyetçilikler üzerine araştıran herkesin mutlaka uğrak noktası olan ya da olması gereken bir kitap. Türkçü, devletçi bir refleksle dini yorumlamaktan kurtulamayan Türk Müslümanlarının Kürt algısını oldukça yerinde analizlerle ortaya koymuş Bilici. Bu açıdan yazarın temel tespitlerine katıldığımı belirtmeliyim. Kemalizmin Türkçülük doğrultusundaki toplum mühendisliğini ve bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan Kürt meselesinin ne olduğunu bilmenin kitabı okumak için asgari arka plan olduğunu da belirtmeliyim.
Bilici, Türk Müslümanlığının Kürd’ü Kürt olarak tanımak istemediğini belirtiyor. Bunun yerine Kürdü Müslümanlık, din kardeşi gibi kalıplara koyarak Kürdün Kürt olmasını değil Müslüman olmasını istediğini belirtiyor. Bu açıdan Türk Müslümanlığı Türkün milliyetçilik yapmasını müsbet görürken, Kürdün milliyetçilik yapmasını ırkçılık olarak nitelendiriyor. Daha hafifi Kürt, Kürtlüğünden bahse kalktığı an onun ümmeti böldüğünü, din kardeşliğine aykırı hareket ettiğini belirterek İslam üzerinden Kürt kimliğini örtme ve bastırma çabası içine girerek dini kullandığını belirtiyor. Hakikatte de durum bu. Türk Müslümanlığı Kürdün Müslüman olmasından rahatsız değil, ama Kürdün kendisiyle anayasa güvencesiyle eşit vatandaş oluşunu yani Kürt oluşunu kabullenemiyor.
Kürt sorununun çözümünde Kürdün ihtiyacı olan iki şeyin özgürlük ve egemenlik olduğunu belirtiyor. Türk Müslümanı kendisi için istediğini sahiden din kardeşi olan Kürt için istemedikçe hakkıyla iman etmiş olamaz. Tam bu noktada bir Müslüman Türk için turnusol kağıdı olarak, kürdün kendi kaderini tayin hakkını kabul etmek olarak belirliyor yazar. Türk Müslümanı eğer Kürt kardeşinin de kendisine ait devletinin olmasından ya da Türkün egemenliğine anayasa ile eşit ortak olmasından rahatsız olmuyorsa gerçekten din kardeşliğinin hakkını vermektedir. Bilici kitabında oldukça isabetli biçimde Türk Müslümanlığının Kürt kimliğini din üzerinden nasıl bastırmaya çalıştığını sosyolojik tezahürlerini de göstererek ortaya koyuyor.
Türk Müslümanlığının ümmetten kastını en başta Filistin, ardından Kürt olmayan Müslümanların acıları ve ondan sonra Kürtler olarak belirlediğini belirten yazar, Türk Müslümanının ümmetçilik, Türk marksistinin ise sosyalizm gibi enternasyonal ideolojileri kürde yükleyerek ona hamallık yaptırdığını, bunu yaparken kürdü Müslüman, İslamcı, ümmetçi, devrimci, işçi gibi birçok şey yaptığını ama onu bir türlü Kürt kimliğiyle kabul etmediğini ortaya koyuyor.
Kürt sorununa çözüm olarak milliyetçilik ve hakşinaslık dışında yol olmadığını belirten yazara göre milliyetçilik kürdü kendine getirmek gibi bir faydası olsa da zararlı bir yol olduğunu, meselenin en güzel biçimde hakşinas bir yaklaşımla demokratik imkanlar aracılığıyla çözülebileceğini belirtiyor.
Bilici’nin kitabında zayıf kalan noktalardan en önemlisi öncelikle Türk İslamı ya da Türk Müslümanlığı dediğimiz şeyi tanımlaması, Türklerin dindarlarının ne kadar ve hangi sebeplerle bu noktaya geldiğini de göz önünde bulundurması gerekirdi. Said Nursi üzerinden de meseleye çokça dini referanslar getiren yazarın da belli ki kafasında “gerçek islam” diyebileceği bir şeyin olduğu anlaşılıyor. Bunun öznelliği önemli değil. Dindar Türklerin orada bir yerlerde olan gerçek yahut yazarın gerçeğe en yakın diye tespit ettiği İslam’dan neden farklı veya yanlış olduğunu ortaya koyacak şekilde Türk İslamının ne olduğu anlatılmalıydı. Daha önemlisi Kemalist modernleşmenin çarkları arasında kalan mazlum Müslümanların kendilerini Türk Müslümanlığına götüren sosyolojik ve tarihi süreçlerin tespiti Müslüman Kürdün Müslüman Türtle ilişkisini belirleme açısından önemliydi. Çünkü kendi farkına varmış olan Kürt sadece Kürt değildi. Onun Kürtlüğünden başka kimlik ve sorumlulukları da vardı.
Modernizm bireyi ideolojiler ve dinler üzerinden teke indirip tanımlarken postmodernizm kimlikler çağını başlattı. Buna göre insan kendini oluşturan dini, etnik,mezhebi, coğrafi, cinsel, mesleki vb kimlikleri üzerinden tanımladı. Bilici’nin Kürt insanı değerlendirirken Kürt insanında sadece Kürt kimliğinden ibaret olmadığı gerçeğini es geçtiğini veya üzerinde durmadığını düşünüyorum. Nitekim insan hem kürt hem işçi hem Müslüman hem ümmetçi olabilir ya da Kürtlük dahil tüm bu kimliklerin hiçbirini umursamıyor olabilir. Kitap boyunca özellikle aradığım ve bence Kürtler arasında İslami hareket olarak çok az olsa da birey olarak kendi halinde çokça bulunan; Kürt kimliğinin farkında ama bununla birlikte Müslüman kimliğinin de farkında olan binlerce insan var. Yani hem Kürtlüğünün hem Müslümanlığının farkında olan insanlar… Bu gibi Kürtlerin Kürtlüklerini ilgilendiren meselelerde pasif kalmasının sebebi sırf Türk İslamının etkisi altında kalmaları dolayısıyla mıdır? Yoksa Kürt kimliğiyle Türkle kavgalı olmasına rağmen Müslüman kimliğiyle Türkle dini vicdan gereği bağını korumaya çalışması da önemli bir etken olmuş olamaz mı? Bilici eserinin hiçbir yerinde işin bu yönüne dikkat çekmiyor. Haklı eleştirilerini yaparken dindar Kürdün Türk Müslümanlarıyla kurduğu ilişkiyi sadece Türk islam’ının Kürdün Kürtlüğünü eritmeye çalışması üzerinden açıklama hatasına düşüyor. Satır aralarında bir Kürdün seküler olmasına saygı duyduğunu belirtiyor. Seküler Kürde Kürtlüğünden istiyorsa geri adım atabileceğini de belirtiyor. Ama dindar Kürde gelince iş değişiyor. Dindar Kürt eğer Kürtlüğünden geri adım atıyorsa bu kesinlikle onun Türk İslamının etkisi altında kalması sebebiyle oluyor yazara göre.
Halbuki dindar bir Kürdün, Müslümanlığın kendi sırtına yüklediği yük sebebiyle müslüman Türkü Müslümanlıktan uzaklaşmasından korumak gibi bir sorumluluğu var. Müslüman Kürt, başta Kürtlerin ve sonra iç içe yaşadığı Türkün de sekülerleşmesinden, Kemalizmin onu dininden uzaklaştırmasından rahatsız olacaktır. Bu rahatsızlığın getirdiği problemler ile Kürt kimliğinin yok sayılmasının getirdiği problemlerin hepsine aynı anda çözüm aramaya çalışması kadar doğal bir şey olamaz. Buna adını İslamcılık veya ümmetçilik dediği reçetelerle çözüm aramaya da hakkı vardır. Çünkü Müslüman Kürt, Türklere de Araplara da Farslara da merhamet ve ıslah nazarıyla bakan, onun Kemalizmlerin tezgahından geçtiğini gözeten bir hassasiyete sahip olabilir.
Bilici, kitabında hem dinsel kimliğinin gerektirdiği problemlerle uğraşan ve bir yandan da Kürt olarak var olmaya çalışan bir tipolojiyi tamamen görmezden geliyor. Üstelik Müslüman Kürdün Müslüman Kürtle dinsel kimliği sebebiyle -sorunlu yönler barındırsa da- kurduğu muhafazakar, islamcı, ümmetçi veya adına ne derseniz deyin her türlü ilişkiyi Türk İslamı adına mahkum ediyor. Böylelikle Türk Müslümanlarının Kürt olma ama Müslüman ol taleplerinin aksine Bilici de bir şekilde Kürde Müslüman olma ama Kürt ol imasında bulunduğunun farkında mı acaba? Hatta kitabın bir yerinde Türk İslamının dini kullanması, dindar Kürtlerin Müslüman olup bir türlü Kürt olamaması sebebiyle dinden soğuyan Kürtlere, dinden soğumalarının yanlış olduğunu hatırlatma ihtiyacı da hissediyor. Ancak bunda dindar Kürdün dindar Türkle kurduğu her türlü ilişkiyi Türkçülük lehine statükodan yana olma suçlamasıyla mahkum eden kendisinin hiç mi suçu yok?
Öte yandan kendisi de seküler Kürt hareketlerinin din karşıtı tutumlarının Kürdü Türk İslamına yönelttiğinin de farkında ve bunu bir iki satırla geçiştiriyor. Benimde katıldığım bu noktadan devam edersek, dindar Kürt Kemalizm tipi bir modernleşme zihniyetine sahip PKK hareketinin İslam karşıtı çağrışımlarından korkup Kürt kimliğinden daha çok önem verdiği Müslümanlık kimliğini koruma refleksi veriyorsa bunu nasıl anlamalıyız? Bugün Ak partiye veya muhafazakar gruplara yönelen Kürtlerin bu tavrında salt sömürgeleşmiş bir zihniyete sahip olmaları ya da Müslümanlık söylemiyle Kürtlüklerinin farkına varmamaları mı bu işin tek açıklaması? Eğer değilse Bilici kitabında başka hiçbir açıklamaya yer vermiyor maalesef.
Bilici, İslamcılığı veya Ümmetçiliği de onları ortaya çıkaran koşulları ve kaygıları gözeterek tamamen menfi anlamda ele alıyor. Halbuki İslamcılık etnik kimliklerin aksine Müslümanlığı üst kimlik olarak ele alıyor. Müslüman kimliğini öne çıkarıp İslamı yeniden yorumlama çabasına giren İslamcılığın bu çabasında Kürdüyle, Türküyle insanların öncelikle dini kimlikleri için kaygılanmaları en önemli etkendir. Yukarıda da belirttiğim gibi eğer Türk Müslümanlığı dışında yazara göre de hakiki islam diyebileceği bir dinsel yorum varsa, ama Türkler Kemalizmin teopolitik kaygıları sebebiyle devletperest, milliyetçi bir Türk İslamına yönelerek dejenere olmuşlarsa Müslüman Türkler İslami kimlikleri açısından mağdur/mazlum değiller midir? Peki bu durumda dindar Kürt, dini vicdanı gereği Müslüman Türk için endişelenmeli midir? Eğer böylesi bir endişeye hakkı varsa dindar Kürt hem Müslümanlığını(bu vesileyle Kürt olmayan Müslüman kardeşlerini) hem Kürtlüğünü es geçmeyecek bir reçete, İslamcılık veya Ümmetçilik diye bir çözüm araştırıyorsa bu neden yanlış olsun? Halbuki yazar, İslamcılığı ütopya olarak niteliyor yahut haksız bir tanımlamayla İslamcılığı kökten batı düşmanı, Müslüman Milliyetçisi şeklinde ifade ediyor. Öte yandanTürkiye toplumunda Kürt sorunu çözülecekse Milliyetçilik dışında ihtimal verdiği “Hakşinaslık” da neden bir ütopya olmasın? Bugün Türk toplumu ve devleti Kürde ayrılmasına hoşgörüyle bakacak düzeyde demokrat ve hakşinas bir noktaya evrilmesini beklemek de kulağa ütopik geliyor. Hatta bunu Bahçelinin Öcalan çıkışı sonrası Yıldıray Oğur “Barışı sadece iyiniyetli demokratlar ve barışsever insanlar yapmazlar. Hatta bu tarihte çok ender rastlanan bir örnektir.”1 şeklinde oldukça yerinde tespit etmişti. Acı ama gerçek şu ki eğer İslamcılık ütopya ise Türk toplumunun ve devletinin zihnen Kürt sorununu demokratça çözme olgunluğunu göstermesi de en az o kadar ütopyadır. Kaldı ki bugün Hasan Turabi’den Raşid Gannuşi’ye İslamcılık farklılıkları bir arada yaşatma konusunda “Medine Sözleşmesi” gibi bir meselenin ufkuna ulaşmışlar, İslamcı aydınlar bu konular etrafında kafa yormaktadırlar.
Bilici, hızını alamayıp sadece İslamcılığı mahkum etmekle kalmıyor, belki dil sürçmesiyle midir bilinmez, sf 261’de Kürtlerin haklarından mahrum kalmasını ve bunun bir statüko haline gelmesini doğrudan -Türk İslamı da demeyerek- İslam’ın kendisine de bağlamaktadır. Yine burada en hafifiyle yazarın İslamı, İslamcılığı, Türk İslamını, Ümmetçiliği kavramsal açıdan yeterince ayırmamasının rolü olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim kendisi Kürtler adına Ümmetçiliğiin örtülü bir Türkçülük olduğunu iddia edip onu eleştirirken, Türkçülerin ise Ümmetçilerin Ümmetçilik adı altında Kürtçülük yaptıkları şeklindeki eleştirilerini göz ardı ediyor. Biliciye bakılırsa Kürde sahip çıkan ümmetçilik hiç yok, Türkçülere bakılırsa Ümmetçilik gizli Kürtçülük.
Son olarak sf 196’da Milliyeti müsbet, Milliyetçiliği menfi olarak niteliyor. Sadece insana milli benliğini bildirecek düzeyde bir milliyetçiliği müsbet olarak nitelerken, benliğini bencilce savunan ve sadece kendini gören türde bir milliyetçiliği ise kötülüyor. Bu anlatımda müspet ve menfi Milliyetçiliklerin nerede başlayıp nerede bittiği belirsiz kalıyor. Türk İslamı, İslamcılık gibi kavramlar gibi Milliyetçiliği de yeterli bir açıklamadan uzak ele alıyor. Burda Osmanlı İslamcılarının Milliyetçilikle uzlaşma ölçüsü bize daha iyi bir ipucu verebilir. İslamcı ve Arnavut Mehmet Akif’in Türk derneğine üye olduğunu biliyoruz. Afgani, Mehmet Emin Yurdakul’a Türk diline sahip çıkmasını ve Türkçe şiirler yazmasını salık veriyor. Tüm bunlar Milliyetçiliğin Gökalp’in Turan manzumesiyle henüz siyasal bir nitelik kazanmadığı bir dönemde yaşanıyor. Dolayısıyla dilsel ve folklorik düzeyde kaldıkça milliyetçiliğin müspet, siyasallaştıkça menfi olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü İslamcılık, siyasallıkta İslamı ve Müslüman üst kimliğini esas almayı talep ediyor. Günümüz itibariyle ise Milliyetçiliğin tamamen menfi bir noktaya evrildiği görülmektdir. Bilici de benlik ve bencillik felsefesi ile bu kötü tekamüle Kürtlerin uğramamasını diliyor. Ancak kavramsal izahatları bunda yetersiz kalıyor. Okuyucunun zihninde muğlak ve belirsiz olan bu kavramlar, Kürt kimliği ile Müslümanlığı sürekli çatıştırıyor. Yazar bilerek veya bilmeyerek Kürde “Hamal olma” diye hitap ederken ipin ucunu bu noktada kaçırıyor.
1- “Tebrikler Devlet Bey” yazısı, Yıldıray Oğur, https://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/tebrikler-devlet-bey-1601609