Mukaddesatçı Anti-Kemalizm Kitabına Mukaddesatçı bir Zaviyeden Eleştiriler

Ertuğrul Meşe’nin “Mukaddesatçı Anti-Kemalizm İslamcıların Atatürk ve Cumhuriyet Algılarının Sosyolojisi” adlı kitabı, 1950-1960 arası Sağcı, Muhafazakar, Milliyetçi, İslamcı yani bir şekilde dini hassasiyeti olan halk kitlelerinin Kemalizm karşıtı algılarını ele aldığı bir kitap. Yazar, yer altına itilse de yahut kendi ifadesiyle Kemalist inkılaplarla “Müslümanlığın Taşralaştırılması” sonucu dini hassasiyetlerin   Nakşi tarikatı, Nurculuk ve Süleymancılık gibi cemaatsel yapılar üzerinden kendini devam ettirdiğini belirtiyor. Bu çerçevede ilkin tarikat yapılanmalarını ele alıyor. Ardından tam tarikat yapılanması olmasa da Nurculuk gibi modern türde dini cemaat yapılarına değiniyor. Bu çevrelerin kendi iç dünyasında mukaddesatçı bir Anti-kemalizm üretiğini belirtiyor. Mukaddesatçılığı ise İslamcılığın öncülü, ona götürecek yol olarak görürken İslamcılığı her türden mukaddesatçılığın “kök ideolojisi” olarak ifade ediyor.

1946 seçimlerinden itibaren hissedilen ve 1950’den sonra iyice belirginleşen Mukaddesatçılığı; ister milli değerler bağlamında, ister sünni ortodoks geleneksellik sonucu isterse de doğrudan bir tarikat yahut islamcı terbiye/propaganda sonucu olsun ortaya çıkan dini hassasiyet veya dindarlık talepleri olarak en genel anlamıyla anlayabiliriz. Dolayısıyla mukaddesatçılık, kendi içinde Türkçü, İslamcı, Muhafazakar tonları olan genel bir şemsiyedir. Çünkü o yıllarda henüz İslamcılık yeterince belirginleşmemiştir. Yine yazarında tespitiyle o yıllarda dindarlar Kemalist baskılara karşı kendilerini milli değerler, milliyetçilik gibi söylemlerle ifade etmek zorunda kalmışlardır. Fakat 1950’de CHP’nin seçimleri kaybetmesi sonucu bu gizlenme hali daha azalmış, artan dini neşriyatlarla mukaddesatçı anti-kemalist üretim daha görünür hale gelmiştir.

Kitabın detaylı anlatımını yapmadan kitaba dair eleştirileri, mukaddesatçı ve İslamcı bir gelenekte yetişmiş biri olarak yapmak istiyorum. Öncesinde kısaca şurayı aktarmalıyım. Yazar mukaddesatçılığın özellikle Necip Fazıl tarafından şekillendirilen anti-kemalizm tasavvurunu ve tarih algısını gayet güzel bir şekilde ortaya koymuş. Buna göre Kemalistler, İTC’nin devamıdır. Tanzimattan Mustafa Reşit Paşa’yla başlayan Batılılaşma ihaneti, içimizdeki selanik dönmeleri yahut suyun öte tarafından gelen gayrı Türkler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu hainler, halkın kendisi için mücadele ettiği halife ve İslamiyet’e düşman olup ona karşı ihanette bulunmuşlardır. Hatta işgalcilerle Lozan’da gizli anlaşmalar yaparak milli mücadeleye ve İslam’a ihanet etmişlerdir. Mukaddesatçı anlayışa göre bu vatanın asıl sahipleri Müslümanlardır. Çünkü milli mücadele verilirken din, hilafet gibi söylemlerle verilmiştir. Anadolu halkı laik inkılaplar için savaşmamıştır. Üstelik Kemalist kadro da mücadele yıllarında dini söylemi kullanmış, ardından meclisteki çok sesliliğe darbe yapıp kendi diktatörlüğünü ilan etmiştir. Kemalistler, yaptıkları inkılaplarla halka ve halkın değerlerine ihanet içindedirler. Yazar, bu bakış açısını Abdulhakim Arvası, Abdulaziz Bekkine, Zahit Kotku, Eşref Edip, Necip Fazıl, Kemal Pilavoğlu, Said Nursi, Süleyman H. Tunahan, Osman Yüksel Serdengeçti, Mustafa Sabri Efendi gibi isimlerden yaptığı alıntılarla oldukça net biçimde aktarmaktadır.

Şimdi eleştirilere geçelim.

Yazar, Arvasi, Mustafa Sabri, Necip Fazıl gibi isimlerin hakaretamiz, ağır söylemlerini haklı olarak eleştirmektedir. Hakikaten kaba bir Anti-kemalist söylemdir bunlar. Mustafa Kemal’e eleştiri yapayım derken yapılan hakaretleri bu şahısların kendi eser ve konuşmalarından doğrudan aktarır. Yine özellikle Necip Fazıl’ın ikiyüzlülüğe varan pragmatist tavırlarını çok güzel tespit eder. Örneğin Necip Fazıl Menderes’i Müslümanların savunucusu görüp kendisine Bu kemalistleri “ya öldüreceksin ya onlar tarafından öldürüleceksin” diye seslenir ve onu Kemalizme sert davranmaya çağırır. Ancak Askeri darbe yapılınca Menderesi indirenleri överek bizi iyi ki bu CHP ve Demokrat Partiden  kurtardınız diye yalakalık yapmaktan geri durmaz. Üstelik örtülü ödenekten Menderes’in kendisine 147000 lira yardımda bulunduğu anlaşılmıştır. Yazar Necip Fazıl’ın güç merkezli çıkarcı tutumunu ortaya koyar. Ancak mukaddesatçıların anti Kemalizm’ini Necip Fazıl örneğinden yola çıkarak çıkarcılık ve iktidardan pay alamadıkları için yaşadıkları hınç ve öfke olarak gerekçelendirir. Yine Mustafa Sabri’den yaptığı alıntılarla Sabri’nin öfkesini Türk düşmanlığına bağlar. Yahut Said Nursi’nin ya da Nakşi şeyhlerin anti Kemalist öfke ve tepkisini tarıkatçılığın ya da mukaddesatçılığın öğretilerinin doğal sonucu olan bir yobazlığa indirger. Yazar’a göre Kemalistler aslında abartıldığı kadar bişiy yapmamıştır. Bu durumu “laikliğin tatbikindeki kimi sertlikler” diyerek geçiştirirken devletin yumruğunu yıllardır yiyen mukaddesatçılığı yetersiz ve aciz olmakla suçlar. Yine  Mukaddesatçılık kökten modernleşme karşıtıdır. Bu noktada hiçbir perspektife ve alternatife sahip değildir. Bundan doğan cehalet ve ham yobazlıkla Kemalist modernleşmenin düşmanıdır.

Kemalistler, temelde Hilafetin ilgası, saltanatın kaldırılması, medeni kanunun Avrupa’dan alınması, kadın hakları gibi konularda yaptıkları devrimler sebebiyle mukaddesatçılardan tepki görmektedirler. Mukaddesatçıların tepkisi iktidardan dışlanmalarına, yani salt bir menfaat kaybı nedeniyledir. Mukaddesatçı hafızanın bu bağlamda bir öfkeyi tarikat, cemaat veya dini önderler vasıtasıyla nesilden nesile aktardığını anlatır. Yazar öfkenin gerekçelerini kitap boyunca bir iki satırla geçiştirirken tamamen Mukaddesatçıların taşralığına, kabalığına, menfaat elde edemeyişlerine ve yobazlığına bağlamaktadır. Yazarın iddiasına göre mukaddesatçılık “intikam isteği, nefret, kötü niyetlilik, haset, kara çalma ve değersizleştirici kin” gibi dürtülerle hareket etmektedir. Tarikatların lider fetişi ile bilinçli olarak insan devşirmek için haince planlar yaptığını ima ederken bir yandan da bu insanların inançlarının sahiciliğini dolaylı olarak sorgulamaya çalışır. Kemalist baskılardan dolaylı anti-kemalist söylemlerin “mahrem alanlarda” üretildiğini vurgularken de yine mukaddesatçılığı buna iten totaliter arka planı es geçerek bir çeşit üçkağıtçılık imasında bulunur. Mukaddesatçı liderleri kitap boyunca “hınç”, “tehditkar”, “öfke” gibi kavramlarla nitelerken sosyolojik arka planı yeterince açmadığı için(hemde bir sosyoloji kitabı olarak) onların neden böyle davrandığını anlayamayan okuyucu bu kişileri tamamen cahil,menfaatçi, ahlaksız ve yobaz olarak önyargılı bir biçimde görebileceklerdir.

Yazar mukaddesatçılığın modernleşme karşıtı olup Kemalizmi günah keçisi olarak ilan ettiğini iddia eder. Bu açıdan onu reaksiyoner olmakla itham eder. Halbuki İslamcılık ise aşırı gelenekselciler tarafından modernist bir İslam’ı savunmakla itham edilir. İslamcılığın kendi kodları incelendiğinde yazarın mukaddesatçılığa kök ideoloji olan İslamcılığın pekte modernleşme karşıtı olmadığını görecektir. Çünkü İslamcılık İslamı modern çağın ihtiyaçlarına göre tecdid etme çabasının bir ürünüdür. İlginçtir yazar Mehmet Zahit Korku gibi mutasaviflarin modernlesmenin yüzü olan kapitalizme dair “bir dost, bir post, bir Mazda” şeklindeki yenilikçi bakışını ortaya koyar ancak mukaddesatciligi nodernlesme düşmanı olarak ilan eder.

Yazar, mukaddesatçılığa büyük bir haksızlık yapmaktadır. Kitabında hemen hemen hiçbir yerde İstiklal mahkemelerinin yaptığı binlerce kişilik idamlara değinmez. Hatta bir yerde İstiklal mahkemelerini olumsuz görmeyen bir bakışla ele alır. Oysaki İstiklal mahkemelerinin modern hukukla da insan haklarıyla da hiçbir alakası yoktur. Yazar ya da kimi okuyucular bu eleştiriye muhtemelen kitabın konusunun bu olmadığını söyleyerek tepki gösterecektir. Bu noktada iki subjektif tutum göze çarpmaktadır. Birincisi yazar yerine göre dipnotlarla Necip Fazıl veya bazı mukaddesatçıların yorumlarını, konudan saparak tarihi ve ilmi gerçekliğini çürütmeye çalışır. Ancak Kemalizme gösterdiği toleransı kitabın hiçbir yerinde mukaddesatçiliğa onun anti kemalizmini izah ederken göstermez. İkincisi Kitabın başlığında bu algının sosyolojisine değindiğini belirtir. Ancak bu sosyolojiyi tamamen mukaddesatçı yazarların kitapları üzerinden alıntılar. Mesela dönemin gazeteleri kullanılacak bir başka kaynaktır. Gazetelerden mukaddesatçı geniş halk kitlesine yapılan idamlar, koğuşturma ve hapis cezaları oldukça nesnel bir veri kaynağı olarak ulaşılabilirdir. Arapça yasağı bağlamında uygulanan dini eğitim yasağı ve yaşanan tevkifatlar da dönemin gazetelerinde çokça yer verilen haberlerdir. Yazar mukaddesatçı öfkenin sosyolojisini Kemalizmin bu gibi pratik uygulamalarını gözeterek hiçbir şekilde ele almazken tamamen soyut, teorik, itikadi, menfaat ve propagandaya dayalı bir tepkisellik olduğu yanlış algısına okuyucuyu düşürür.

Yazarın iddiaları açısından bir örnek vermek istiyorum. Mukaddesatçılıktan yetişen bir Kürt genci olarak, Kütahyalı Muhafazakar mukeddesatçı bir arkadaşımla ülkenin iki ayrı yakasından insanlar olarak nasıl ortak mukaddesatçı hafızaya ulaştığımıza dair bir örnek. Ben, bölgemizdeki yaşlı alimlerden ve insanlardan dinlediğim cumhuriyet devrinde mağaralarda gizlice medrese eğitimi verildiğini anlatıyorum. Arkadaşım ise köylerini basan jandarmanın evlerden ve medreseden topladığı arapça kitapları köy meydanında yaktığını anlatıyor. Görüldüğü gibi yaşanan pratik bir zulümden dolayı iki ayrı mukaddesatçı gelenekte yetişen insanlar olarak anti kemalizmde birleşiyoruz. Ancak bunun için ne necip fazıl okumamıza, ne tarikat liderlerini dinlememize gerek vardır. Yahut modernleşme düşmanı bir köktenci olmamıza… Toplumun hafızasında yer edinen bu zulüm geçmişini o zulmü yakından yaşayanların öfke ve kinle ve hatta hakaretlerle dile getirmesi bir noktaya kadar anlaşılabilirdir halbuki. Oysaki yazarda bu toleransın tek bir zerresine rastlanmaz.

Yazar yerinde bir tespitle Kemalizmin merdiven altı dini yapılanmaları doğurduğunu bir yerde belirterek hızla geçiyor. Fakat böylelikle Kemalizm ve Fetö gibi yapıların ilişkisine de ışık tutmuş oluyor. Ancak bu gibi önemli tespitlerin hızla geçilmesi yazarın objektifliğini sorgulatarak Kemalizmi çok töhmet altında bırakmak istemediği şeklinde de anlaşılıyor. Nitekim kitap boyunca akademik bir üslupla gitmeye gayret etse de ideolojik nesnelliği sağlayamıyor. Totaliter ve jakoben olsa da sırf modernleşmeci bir ideoloji olduğu için Kemalizmi tolere eden bir pozisyonda olan yazarın modernleşme ile batılılaşma arasındaki farkı ayırt edemediği de belli oluyor.

Yazar mukaddesatçı öfkeyi anlamsızlığa ve yobazlığa mahkum ederken bu öfkeyi doğuran Kemalizm’in pratik despotizmini yok sayar. Nitekim o yıllarda dindar insanlar en basit bir elif ba öğretimi sebebiyle hapislere yollanmakta, şapka giymedikleri için idam edilmekte ve din kamusal hayattan zulüm ve zorbalıkla tamamen silinmeye çalışılmaktadır. Üstüne sadece Dersim, Şeyh Said İsyanı gibi olaylarda on binlerce insan katledikmekte ve hapislerde çürütülmektedir. Ülkenin batısında İnsanlar islami pratiklerinden dolayı her gün baskın yemekte, hapislere atılmakta, mahkemelerde süründürülmekte yahut idam edilmektedir. Hukuki bir ucube olan İstiklal mahkemeleri haksız infazlar yapmaktadır. Ülkenin doğusunda buna ilave seküler ulusalcı ve yazarın çok övdüğü modernleşmeci kaygılarla on binlerce insanlar katliamlara ve sürgünlere uğramaktadır. Bir bütün olarak Anadolunun Kemalizmin cenderesinden geçtiği, on binlerce insanın katledildiği, idam ve sürgünlerle zulme uğratıldığı, hiçbir dini ve siyasi muhalafete imkan tanımayan ve en ufak bir ifade hürriyetinin olmadığı bir ortamdır. Ama olsun yazara göre Kemalizm medeni hukuku veya kadınlara seçme hakkı getirmiştir. Tüm bunlar kemalizmin zulüm ve katliamlarını tolere etmesi için yeterlidir.

Nitekim kitabın son cümlesinde ve son paragrafında baklayı ağzından çıkaran yazar anti-kemalizmi “sadece dini deneyimleme amacını taşıyan bir muhalefet biçimi değil, o mukaddesatçı İslamcı bir iktidar talebidir” diyerek mukaddesatçılığa karşı olan rahatsızlığını subjektif biçimde ortaya koyar. Nitekim satır aralarına sürekli mukaddesatçıların islamı siyasallaştırdıkları eleştirisinde bulunarak Kemalizmin ise dini vicdanla sınırlı tutma talebinin altını çizer. Ve kitabın son cümlesinde mukaddesatçılığı uğradığı onca zulüm ve katliamları bir kenara bırakıp Kemalizmle(ama yazar burada kemalizm değil daha masum bir ifadeyle “cumhuriyet değerleri” ifadesini kullanır.) barışmazsa hiç bir zaman çoğulcu ve demokratik bir sosyo-politik bir ortama bu ülkede kavuşamayacağını belirterek tehdit eder. Yazar “sosyo-politik alanın diyalojik demokratik bir atmosfere sahip olması için mukaddesatçı anti-kemalizmin Cumhuriyetle ve onun değerleriyle barışması gerekir.” diyerek seküler değerleri mukaddesatçılara dayatmaya devam eder. Aslında yazarın subjektif yaklaşımı tam bir “liberalizm sadece liberalleri tolere eder” klasiğidir…

 

 

0 Paylaşımlar
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x